Türkiye Bahaileri Ruhani Mahfili tarafından
yayınlanmıştır.
Bahai International Community Office of Public
Information
New York tarafından hazırlanmıştır.
Çeviri: Cüneyt CAN
HZ. BAHAULLAH............ 9
SÜRGÜN....... 15
KUTSAL GÖREVİN RIZVAN BAHÇESİ'NDE İLANI 20
“SÜREKLİ İLERLEYEN BİR UYGARLIK”............ 30
TANRININ GÜNÜ............ 33
KRALLARA İLAN ..........................................37
KUTSAL TOPRAKLAR'A VARIŞ ..............................41
AYDINLIK VE KARANLIK OLARAK DİN .....................45
DÜNYA BARIŞI ............................................48
“KENDİ İRADEMLE DEĞİL...” ...............................50
TANRININ İNSANLIK İLE YAPTIĞI ANLAŞMA ................52
NOTLAR ..................................................55
29 Mayıs 1992, Hz.
Bahaullah'ın vefatının yüzüncü yıldönümüdür. Hz. Bahaullah'ın insanlığı bir
ulus ve dünyayı bir vatan olarak görüşü, dünya liderlerine yüz yılı aşkın bir
süre önce ilan edildiğinde hiç düşünülmeden reddedilmişti. Ancak, bu görüş
şimdi insan umudunun odağı olmuştur. Bu duyuruda hayret verici bir açıklıkla
haber verilen ahlaki ve toplumsal çöküş de aynı ölçüde kaçınılmazdır.
Bu çok önemli olay, Hz. Bahaullah'ın yaşamı ve görevi konusunda bu kısa makalenin yayınlanmasını teşvik etmiştir. Yüzyıl önceki olayların harekete geçirdiği dünya çapındaki girişimin vekili olan Umumi Adalet Evi'nin isteği üzerine hazırlanan bu makale, dünyanın her yerindeki Bahailerin, gezegenimizin ve ırkımızın geleceğini tasavvur ederken duydukları güven duygusuna bir görüş açısı sunmaktadır.
Bin yıl sürecek
yeni bir dönem yaklaşırken insan ırkının en önemli gereksinimi, insan doğasını
toplumla bütünleştirecek bir görüş bulunmasıdır. İnsanlığın bu içgüdüye geçen
yüzyıl içinde verdiği karşılık, dünyamızı sarsan ve kendi kendilerini
tükettikleri görülen bir dizi ideolojik değişikliklerin çıkmasına neden
olmuştur. Umut kırıcı sonuçlarına rağmen bu çabaya bağlanan tutku, gereksinimin
derinliğini göstermektedir. Çünkü, insanlık tarihinin seyri ve yönü konusunda
inanç birliği olmaksızın, tüm insanların kendilerini adayabilecekleri, dünya
çapında bir toplumun temellerinin atılabilmesi düşünülemez.
Böyle bir görüş,
sürekli artan etkisiyle çağdaş dinsel tarihin en olağanüstü gelişimini
oluşturan ondokuzuncu yüzyıl peygamberi Hz. Bahaullah'ın yazılarında
açıklanmaktadır. 12 Kasım 1817'de İran'da doğan Hz. Bahaullah1,
dünya üzerinde hemen hemen her ırk, kültür, sınıf ve ulustan birkaç milyon
insanın hayal gücünü ve bağlılığını giderek zaptedecek bir girişime 27 yaşında
başlamıştır. Bu olgunun günümüz dünyasıyla bir bağlantısı yoktur, ancak insan
ırkının ortak geçmişinin doruk noktalarındaki yön değişimleriyle ilişkilidir.
Çünkü Hz. Bahaullah, insanlığın olgunluk çağı için gönderilen Tanrı Elçisi
olarak, daha önceki dinlerde verilen sözleri yerine getirdiğini ve dünya
insanlarının birliği için ruhani cesaret ve gücü yaratacak İlahi bir Vahyi
getiren Kimse olduğunu iddia etmiştir.
Başka bir etkisi
olmasa bile, Hz. Bahaullah'ın yaşamının ve kutsal eserlerinin günümüze dek
yapmış olduğu etki, insan doğasının esasen ruhani olduğuna ve gezegenimizin
gelecekteki düzeninin, gerçeğin bu yönünden haberdar edilmesi gerektiğine
inanan herkesin içten ilgisini çekmelidir. Belgeler herkesin incelemesine
açıktır. İnsanlık tarihte ilk kez olarak bağımsız bir dinin doğuşuna ve
Kurucu'sunun yaşamına ilişkin ayrıntılı ve gerçek kayıtlara sahiptir. İnsan
ırkının küçük ölçekte bir mo-
-9-
delini temsil ettiğini
haklı olarak iddia edebilen dünya çapında bir toplumun ortaya çıkışıyla, bu
yeni dinin gördüğü karşılığa ait kayıtlar da aynı ölçüde mevcuttur.2
Bu gelişme, bu yüzyılın
ilk bölümünde nispeten belirsizdi. Hz. Bahaullah'ın eserleri, birçok dinsel
mesajın geniş bir biçimde duyurulmasında kullanılan yöntemleri yasaklamıştır.
Bunun yaraşıra, yerel düzeydeki grupların dünyanın her yerinde oluşturulmasına
Bahai toplumunun verdiği öncelik, inananların ilk dönemlerde herhangi bir ülkede
yoğunlaşmasına veya büyük çapta tanıtım programlarının gerektirdiği kaynakların
seferber edilmesine karşı koymuştur. Yeni bir evrensel dinin ortaya çıkışını
temsil eden bu olguyla merakı uyanan Arnold Toynbee, 1950'li yıllarda sıradan
kültürlü bir Batılı'nın, Bahai Dini'ni, M.S. ikinci yüzyılda Roma
İmparatorluğunda benzer bir sınıfın Hıristiyanlığı bildiği kadar bildiğini
söylemiştir.3
Bahai toplumunun sayılan
son yıllarda birçok ülkede hızla artınca, durum çarpıcı bir biçimde
değişmiştir. Hz. Bahaullah tarafından öğretilen yaşam modeli şimdi dünyanın her
yerine yerleşmektedir. Bahai toplumunun sosyal ve ekonomik gelişim projelerinin
hükümet, akademik ve Birleşmiş Milletler gibi çevrelerde kazanmakta olduğu
saygı, dünyamızda bir eşi daha olmayan toplumsal değişim sürecinin arkasındaki
dürtünün bağımsızca ve ciddi bir biçimde incelenmesi gerektiği tezini daha da
güçlendirmektedir.
Yaratıcı
dürtünün doğasında bir belirsizlik bulunmamaktadır. Hz. Bahaullah'ın kutsal
eserleri, ırkların birliği, kadın-erkek eşitliği ve silahsızlanma gibi
toplumsal konulardan, insan ruhunun en iç yaşamını etkileyen sorunlara kadar
büyük bir alanı kapsamaktadır. Birçoğu Kendi elyazısıyla yazılmış ve diğerleri
dikte ettirilerek Kendisi tarafından onaylanmış orijinal kitaplar özenle
korunmuştur. Çeviri ve yayım için yıllardır sürdürülen düzenli bir program, Hz.
Bahaullah'ın eserlerinden seçmeleri dünyanın her yerindeki insanlara, 800'ün
üzerinde dilde sağlamaktadır
.
-10-
Hz. Bahaullah'ın kutsal
görevi 1852 Ağustos'unda Tahran'da bir yeraltı zindanında başladı. Geçmişi,
İran'ın büyük imparatorluklarına kadar uzanan soylu bir ailede doğan Hz.
Bahaullah, Kendisi için hükümette açık olan vezirlik kariyerini geri çevirerek,
tüm gücünü 1840'lı yılların başlarında "Fakirin Babası" olarak
tanınmasını sağlayacak çok sayıda insani işlere vermeyi seçti. Hz. Bahaullah
ülke tarihinin seyrini değiştirecek bir hareketin önde gelen savunucularından
biri olunca, bu imtiyazlı yaşam 1844'ten sonra hızla aşınmaya uğradı.
Ondokuzuncu yüzyılın
başları, birçok ülkede bir kurtarıcıya yönelik beklentiler dönemiydi. Değişik
dinsel görüşlere sahip inananlar, bilimsel araştırma ve endüstrileşmenin
sonuçlarından büyük ölçüde rahatsız olunca, değişimin giderek hızlanan
süreçlerini anlayabilmek için dinlerinin kitaplarına yöneldiler. Avrupa ve
Amerika'da Templer ve Millerite (Hz. İsa'nın 1843 yılında geri döneceğini
savunan William Miller'e inananlar) gibi gruplar, Hıristiyanlığın kutsal
eserlerinde belirtilen son günlerin geldiğine ve Hz. İsa'nın dönüşünün yakın
olduğuna ilişkin iddialarını destekleyen kanıtlar bulduklarına inanıyorlardı.
Buna çok benzer bir heyecan da Orta Doğu'da, Kuran ve İslam Hadislerinin
çeşitli kehanetlerinin kısa bir süre içinde gerçekleşeceği inancı etrafında
gelişmekteydi.
Millenialist (1000
yıllık bir süre inancı) akımların en çarpıcı olanı ise, İran'da başlayan ve
tarihe Hz. Bab4 olarak geçen Şiraz'lı genç bir tüccarın kişiliğinde
ve öğretilerinde odaklasan bir hareketti. 1844'ten 1853'e kadar geçen dokuz yıl
süresince her sınıftan İranlı, Hz. Bab'ın, Tanrı Günü'nün yakında geleceğini ve
Kendisi'nin de İslam kitaplarında vaat edilen Kimse olduğunu ilan etmesiyle,
bir umut ve heyecan fırtınasına yakalanmıştı. Hz. Bab, insanlığın, yaşamın tüm
yönlerinin yeniden düzenlenmesine tanık olacağı bir devrin eşiğinde bulunduğunu
söylemekteydi. Henüz tasavvur edilesi güç yeni bilgi ilanları, yeni çağın
çocuklarının
-11-
bile ondokuzuncu
yüzyılın en üstün bilginlerini geçmelerini sağlayacaktı. Tanrı, insan ırkının
bu değişiklikleri, ahlaki ve ruhani yaşamında bir değişim geçirerek kabul
etmesini istiyordu. Hz. Bab'ın kutsal görevi ise, insanlığın bu gelişmelerin
özünde yatan olay için, yani tüm dinlerin inananları tarafından beklenen ve
"Tanrının göstereceği Kimse" olan, o evrensel Tanrı Elçisinin
gelişine hazırlamaktı.5
Bu iddia, İlahi
Vahiy sürecinin Hz. Muhammed ile son bulduğunu ve aksine bir iddianın dinden
dönme olacağını ve ölümle cezalandırılabileceğini ileri süren Müslüman din
adamlarının şiddetli düşmanlığını yarattı. Hz. Bab'a yönelttikleri suçlamalar
kısa bir süre içinde İran yetkililerinin desteğini de kazandı. Yeni dinin
binlerce inananı ülkenin her yerinde bir dizi dehşet verici katliamda yok
edilirken, Hz. Bab 9 Temmuz 1850'de halkın önünde kurşuna dizildi.6
Batı'nın Doğu'ya olan ilgisinin giderek arttığı bir dönemde geçen bu olaylar,
Avrupa'daki nüfuzlu çevrelerde ilgi ve acıma duyguları uyandırmıştı. Hz. Bab'ın
yaşam ve öğretilerinin soyluluğu, müminlerinin kahramanlığı ve karanlığa
boğulmuş bir ülkede temel reformlar için alevlendirdikleri umut, Ernest Renan,
Leo Tolstoy, Sarah Bernhardt ve Comte de Gobineau gibi şahsiyetlere çok çekici
gelmişti.7
Hz. Bahaullah, Hz. Bab'ın
dininin savunulmasında kazandığı ün nedeniyle tutuklandı. Zincirler içinde ve
yaya olarak Tahran'a getirildi. Hz. Bahaullah hem etkileyici kişisel saygınlığı
ve ailesinin toplumdaki konumu, hem de Babi katliamlarının Batılı elçiliklerde
yarattığı protestoların bir ölçüye kadar korumasıyla, sarayda nüfuzlu kişilerin
ısrarına rağmen ölüme mahkum edilmedi. Bunun yerine, kentin terk edilmiş su
depolarından birinde oluşturulan derin ve haşarat ile dolu bir zindana, ünlü
Siyah Çal'a atıldı. Hiçbir suçlama yapılmadı, ancak Hz. Bahaullah ve otuz
civarındaki arkadaşı itirazları dinlenmeden bu çukurun karanlık ve pisliğinde,
çoğunluğu ölüme mahkum edilmiş sabıkalı suçluların içinde hapsedildiler. Hz.
Bahaullah'ın boynu, kazandığı büyük ün sayesinde kendi adıyla anılan ağır bir
zincire vurulmuştu. Hz. Bahaullah beklenenin aksine kısa zaman içinde
ölmeyince, zehirleme girişiminde bulunuldu. Taşıdığı zincirin izleri ise,
yaşamının sonuna kadar bedeninde kalacaktı.
-12-
Hz. Bahaullah'ın kutsal
yazıları, din düşünürlerini çağlar boyu meşgul eden konuların bir açıklaması
etrafında toplanmıştır: Bunlar, Tanrı, dinin tarihteki rolü, dünyanın dinsel
sistemlerinin birbiri ile olan ilişkisi, inancın anlamı ve insan toplumunun
düzenlenmesinde ahlaki otorite ilkesi gibi konulardı. Bu kitaplardaki bölümler
Kendi ruhani deneyimini, İlahi çağrılara verdiği karşılığı ve kutsal görevinin
özünde yatan, "Tanrının Ruhu" ile konuşmasını içtenlikle
anlatmaktadır. Dinsel tarih, İlahi Vahiy olgusuyla böylesine içten bir ilişki
fırsatını arayıcıya daha önce hiç tanımamıştı. ,.
Hz. Bahaullah'ın yaşamının
son yıllarında yazdığı bazı eserleri, ilk deneyimlerini ve Siyah Çal'daki
koşulların kısa bir tasvirini de içermektedir:
Eşi
ve benzeri görülmedik kötülükte bir yerde dört ay boyunca hapsedildik... Zindan
koyu bir karanlığa bürünmüştü ve hapis arkadaşlarımızın sayısı yaklaşık
yüzelliydi: İçlerinde hırsızlar, katiller ve yol kesiciler vardı. Bu kalabalığa
rağmen, Bizim girdiğimiz koridordan başka bir hava deliği yoktu. Orayı hiçbir
kalem anlatamaz, iğrenç kokusunu hiçbir dil tarif edemez. Bu adamların çoğunun
giyecekleri veya yatakları yoktu. O pis kokulu ve kasvetli yerde çektiklerimizi
ancak Allah bilir!8
Gardiyanlar her gün
çukurun üç dik basamağından aşağı inerek bir ya da daha fazla sayıda mahkumu
alıyor ve öldürmek üzere dışarıya sürüklüyorlardı. Batılı gözlemciler Tahran
caddelerinde topların ağzına yerleştirilen, balta ve hançerlerle parçalara
ayrılan ve vücutlarındaki açık yaralara sokulan mumlarla ölüme götürülen Babi
kurbanların görüntüleriyle dehşete düşmüşlerdi.9
Hz. Bahaullah işte bu koşullar altında ve Kendi ölümünün yakınlığının olasılığı
ile karşı karşıya bulunduğu bir sırada, kutsal görevinin ilk haberini aldı:
Bir
gece rüyada şu yüce kelimeler her yönden duyuldu: "Gerçekten de Seni,
Seninle ve Kaleminle muzaffer kılacağız. Başına gelenlere üzülme ve korkma,
çünkü Sen güvenliktesin. Allah çok geçmeden dünyanın hazinelerini, yani Seninle
ve Allah'ın, O'nu tanıyanların kalbini canlandırdığı İsmin vasıtasıyla Sana
yardım edecek olan insanları ortaya çıkartacaktır." 10
-13-
Hz. Buda, Hz. Musa, Hz.
İsa ve Hz. Muhammed'in yaşamlarının günümüze ulaşan kayıtlarında sadece ikinci
elden değinilen İlahi Vahiy deneyimi, Hz. Bahaullah'ın Kendi sözleriyle canlı
bir biçimde şöyle anlatılmaktadır:
Tahran
ilinin zindanında kaldığımız günlerde, zincirlerin rahatsız edici ağırlığı ve
kötü kokulu hava yüzünden çok az uyuyabildim. Buna rağmen, o nadir uyku
anlarında başımın üstünden göğsüme doğru, sanki yüce bir dağın tepesinden
dünyaya büyük bir sel akarmışçasına bir şey döküldüğünü hissederdim. Bunun
etkisiyle vücudumun her yanı ateşler içinde kalırdı. Böyle anlarda dilim,
duymaya hiçbir kimsenin dayanamayacağı şeyler söylerdi.11
-14-
Sonunda, Hz. Bahaullah
yine yargılanmadan ve hiçbir yardım ve korunma sağlanmadan hapisten çıkarıldı,
mal ve mülküne keyfi olarak el konuldu ve vakit geçirmeden Kendi anavatanından
sürüldü. Hz. Bahaullah'ı şahsen tanıyan ve Sabilerin uğradığı eziyetleri
giderek artan bir rahatsızlıkla izleyen Rus diplomatik temsilcisi, Kendisine
hükümetinin yönetimi altındaki ülkelerde korunma ve sığınma teklif etti. Bu tür
bir yardımın mevcut siyasi iklim içinde kabul edilmesi, şüphesiz başkaları
tarafından politik bir yönü varmışçasına yanlış anlaşılacaktı.12
Belki de bu nedenle, Hz. Bahaullah o günlerde Osmanlı İmparatorluğu'nun
yönetimi altında bulunan komşu bölge Irak'a sürgüne gönderilmeyi seçti. Bu
sınırdışı edilme olayı, kırk yıl sürecek sürgün, hapis ve amansız eziyetlerin
başlangıcıydı.
Hz. Bahaullah İran'dan
ayrılışını takip eden ilk yıllarda, Bağdat'ta toplanmış bulunan Babi toplumunun
ihtiyaçlarına öncelik verdi. Bu görev, katliamdan sağ kurtulan tek etkin Babi
lideri olarak Kendisine geçmişti. Hz. Bab'ın ölümü ve genç dinin duyurucu ve
rehberlerinin çoğunun hemen hemen aynı zamanda kaybedilmesi, inananların büyük
bir kısmının dağılmasına ve cesaretlerinin kırılmasına neden olmuştu. Irak'a
kaçan insanları yeniden bir araya toplama çabalan kıskançlık ve ayrılık
yaratınca,13 Hz. Bahaullah Kendisinden önceki Tanrı Elçilerinin
yolunu izleyerek vahşi doğaya çekildi ve bu amaç için Süleymaniye'nin dağlarını
seçti. Daha sonraları da söylediği gibi, bu ayrılışın "dönüşü
düşünülmemekteydi." Nedeni ise, "vefakarlar arasında bir ayrılık
konusu ve dostlarımıza bir huzursuzluk kaynağı olmayı önlemek"ti. Bu iki
yıl, şiddetli bir yokluk ve güçlük dönemi olmasına rağmen, Hz. Bahaullah bu
süreyi, Kendisine emanet edilen mesaj üzerinde derinine düşündüğü son derece
mutlu günler olarak tanımlamaktadır. “Kendi başımıza ve dünyada ve onda olan
her şeyi unutarak ruhumuzla konuştuk.” 14
-15-
Bağdat'ta çaresizlik
içinde bulunan sürgün grubunun geriye kalan bireyleri, Hz. Bahaullah'ın
yaşadığı yeri keşfedip geri dönmesini ve camialarının liderliğini üstlenmesini
isteyince, Hz. Bahaullah acil çağrılara büyük bir isteksizlikle, ancak bunun
Hz. Bab'ın dinine karşı bir sorumluluğu olduğuna inanarak rıza gösterdi.
Hz. Bahaullah'ın kutsal
eserlerinden en önemli iki tanesi, 1863 yılında kutsal görevini ilan etmesinden
önceki bu ilk sürgünlük dönemine aittir. Bunların ilki, Saklı Sözler adını
verdiği küçük bir kitaptı. Ahlaki özdeyişlerin bir derlemesi biçiminde yazılan
bu kitap, Hz. Bahaullah'ın mesajının ahlaki ölçütünün özünü temsil etmektedir.
Hz. Bahaullah'ın, tüm geçmiş dinlerin ruhani rehberliğinin bir damıtması olarak
tanımladığı ayetlerde, Tanrının sesi doğrudan insan ruhuna seslenmektedir.
Ey Ruh Oğlu!
En
çok sevdiğim şey insaftır; Bana rağbetin varsa, ondan yüz çevirme ve güvenimi
kazanmak istiyorsan onu ihmal etme. Onun yardımı sayesinde, başkalarının
gözüyle değil kendi gözünle görecek, komşunun bilgisiyle değil kendi bilginle
bileceksin. Sana yaraşanı içtenlikle düşün: Gerçekten de, insaf Benim sana bir
bağışım, sevgi dolu iyiliğimin işaretidir. Onu gözden ırak tutma.
Ey Varlık Oğlu!
Sev
Beni, seveyim seni. Sen Beni sevmezsen, sevgim seni sarmaz. Bunu bil, ey kul.
Ey İnsan Oğlu!
Bizden
uzak olmadıkça kederlenme. Bize yakın gelmedikçe ve Bize dönmedikçe sevinme...
Ey Varlık Oğlu!
Seni
kuvvet elleriyle yaptım, kudret parmaklarıyla yarattım; nurumun özünü sende
emanet bıraktım. O halde, onunla hoşnut ol ve başka bir şey arama, çünkü
yaptığım kusursuz ve hükmüm caridir. Bunu sorgulama ve bunda şüpheye düşme.15
Hz. Bahaullah tarafından
bu dönemde yazılan iki büyük eserin ikincisi, dinin doğası ve amacı üzerine
geniş bir açıklama olan İkan Kitabı'dır.
-16-
Sadece Kuran'a değil, aynı
ölçüde ustalık ve görüşle Tevrat ve İncil'e de yaklaşan pasajlarda, Tanrı
Elçileri kesintisiz tek bir sürecin, yani insan ırkının ruhani ve ahlaki
güçlerinin bilincine varışının temsilcileri olarak tanımlanmaktadır. Erginlik
çağına ulaşan bir insanlık, hikaye ve simgeler dilinin ötesinde dolaysız bir
eğitime karşılık verebilmektedir; iman körü körüne inanma değil, bilinçli
bilgidir. Din adamları sınıfının rehberliği de artık gerekli değildir; muhakeme
yeteneği, bu yeni aydınlanma ve eğitim çağında her bireye İlahi kılavuzluğa
karşılık verme kapasitesini bağışlamıştır. Sınav içtenlik üzerinedir:
Hiçbir
insan, yerde ve gökte bulunanlardan el çekmedikçe irfan denizinin kıyılarına
ulaşamaz... Bu sözlerin özü şudur: İman yolunda yürüyüp şüphesizlik şarabına
susayanlar, dünyaya ait her şeyden arınmalıdırlar. Kulaklarını boş sözlerden,
akıllarını değersiz kuruntulardan, gönüllerini dünyasal sevgilerden, gözlerini
fani şeylerden temizlemelidirler. Tanrıya güvenmeli ve O'na yapışarak O'nun
yolunda yürümelidirler. O zaman, ilahi bilgi ve anlayış güneşinin parlak
ışıklarına layık olacaklardır... Çünkü, ölümlü insanların söz ve
davranışlarını, Tanrıyı ve Peygamberlerini anlayıp tanıma için bir ölçüt olarak
görmekten vazgeçmedikçe, Nurlular Nurlusu'nu tanımayı hiçbir zaman
başaramazlar.
Geçmişi
düşününüz. Üst veya alt sınıftan nice kimseler Tanrı Mazharlarının, O'nun
seçtiği kimselerin kutsal şahsiyetlerinde gelişini her zaman özlemle
beklemişlerdir... İnayet kapılan açılıp ilahi bağış bulutlan insanların üzerine
yağınca ve Görünmeyen güneşin ışıklan semavi kudret ufkundan doğunca, hepsi
O'nu inkar etmiş ve Tanrının Kendi yüzü olan yüzüne arka çevirmişlerdir...
Ne
zaman ki, araştırma, içtenlikle çabalama, özlem dolu arzu, tutkulu bağlılık,
şiddetli sevgi, sevinç ve coşkunun lambası arayıcının günlünde yanar ve O'nun
sevgi dolu iyiliğinin esintisi ruhuna eserse, o zaman günahın karanlığı
dağılır, şüphe ve korku sisleri saçılır, bilgi ve şüphesizlik ışıkları
benliğini sarar... O zaman kutsal ve ölümsüz Ruh'un çeşitli bağışları ve sel
gibi akan inayeti öyle bir yeni yaşam verir ki, arayıcı kendini yeni bir göz,
yeni bir kulak, yeni bir kalp ve yeni bir aklın sahibi olarak görür... Tanrının
gö-
-17-
züyle
bakınca, her atomun içinde kendisini mutlak şüphesizlik makamlarına götüren bir
kapı görür. Her şeyde ölümsüz Tecelli'nin işaretlerini bulur.
İnsan
ruhunun kanalı tüm dünyasal bağlardan ve engellerden temizlenince, Sevgili'nin
rayihasını çok uzak mesafelerden şüphesiz alır ve onun kokusuyla kılavuzlanarak
Şüphesizlik Şehri'ne ulaşır ve girer...
O
şehir, her çağ ve devirde açıklanan Tanrı Kelamı'dır... Gökte ve yerde bulunan
herkese verilen tüm kılavuzluk, bağışlar, ilim, anlayış, iman ve şüphesizlik bu
Şehir'lerde saklı ve gizli durmaktadır. 16
Hz. Bahaullah'ın henüz
ilan edilmemiş Kendi kutsal görevine İkan Kitabı'nda açıkça herhangi bir atıfta
bulunulmamıştı; eser daha ziyade, Hz. Bab'ın kutsal görevinin güçlü bir
açıklaması etrafında düzenlenmişti. Kitabın, çok sayıda bilgin ve eski
ilahiyatçıları içeren Babi toplumu üzerindeki güçlü etkisinin nedenlerinden
biri de, İslam'ın kehanetlerini yerine getirmiş olduğu konusunda Hz. Bab'ın
ileri sürdüğü iddianın kanıtlanmasında, Hz. Bahaullah'ın İslam düşünce ve
öğretilerindeki ustalığıydı. Hz. Bahaullah, Babileri Hz. Bab'ın içlerine
yerleştirdiği emanete ve çok sayıda cesur yaşamın feda edilmesine layık olmaya
çağırarak, kişisel yaşamlarını İlahi öğretilere uygun bir biçimde düzenlemekle
kalmayıp, toplumlarını Irak'ın başkenti Bağdat'ın heterojen halkı için bir
model yapmaya davet etmişti.
Sürgünler çok güç maddi
koşullar altında yaşamalarına rağmen, bu görüşle heyecana geldiler. Daha
sonraki yıllarda hem Hz. Bab hem de Hz. Bahaullah'ın dinleri hakkında ayrıntılı
bir kayıt bırakacak olan Nebil isimli bir sürgün, o günlerin ruhani gücünü
şöyle anlatıyordu:
Çoğu
geceler bir avuç hurma ile geçiniliyordu. Evlerinde bulunan ayakkabı, palto
veya elbiselerin gerçekten kime ait olduğu bilinmiyordu. Çarşıya giden bir
kimse ayağındaki ayakkabıların kendisinin olduğunu, Hz. Bahaullah'ın huzuruna
giren her birey de o an giydiği palto ve elbisenin kendisine ait olduğunu iddia
edebilirdi. Hey gidi o günlerin sevinci, o saatlerin mutluluk ve mucizesi!
17
Babi
"serüven"inin bittiğine inanan İran konsolosluk yetkililerinin hayal
kırıklığına karşın, sürgün camiası zamanla Irak'ın eyalet başken-
-18-
tinde
ve komşu kasabalarda saygı duyulan ve etkin bir unsur oldu. Şii İslam'ın en
önemli türbelerinden birkaçı bu bölgede bulunduğu için, Iraklı hacılar da Babi
etkinliğinin yenilenişini en uygun koşullar artında gördüler. Kaldığı sade evde
Hz. Bahaullah'ı ziyaret eden yüksek mevki sahipleri arasında krallık ailesinin
prensleri de vardı. Bu ziyaretçilerden biri bu deneyimden o kadar büyülenmişti
ki, o evin bir benzerini kendi emlakinin bahçeleri içinde yaptırmakla, kısa bir
süre için karşılaştığı ruhani arılık ve bağımsızlık havasından bir şeyler
kapabileceği gibi, oldukça masum bir düşünceye kapılmıştı. Ziyaretinin
deneyiminden çok daha fazla etkilenen diğer bir kimse ise duygularını
arkadaşlarına şöyle ifade etmekteydi: "Dünyanın tüm acıları kalbime dolsa,
Hz. Bahaullah'ın huzurunda hepsinin yok olacağını hissediyordum. Sanki Cennete
girmiş gibiydim..." 18
-19-
KUTSAL GÖREVİN
RIZVAN BAHÇESİ'NDE İLANI
1863 yılına gelindiğinde,
Hz. Bahaullah Siyah Çal'ın karanlığında Kendisine emanet edilen kutsal görevi
çevresindeki insanların bazılarına bildirme zamanının geldiğine karar verdi. Bu
karar, Hz. Bahaullah'ın görevine Şii Müslüman din adamları ve İran hükümetinin
temsilcileri tarafından acımasızca sürdürülen muhalefet kampanyasının yeni bir
aşamasıyla aynı zamana rastlamaktaydı. Hz. Bahaullah'ın, İrak'a giden nüfuzlu
İranlı konuklardan görmeye başladığı yakın ilginin İran'da mevcut harareti
yeniden ateşleyeceğinden korkan Şah hükümeti, O'nu sınırlardan çok uzak bir
yere, imparatorluğun iç kısmına göndermek için Osmanlı yetkililerine baskı
yaptı. Sonunda, Osmanlı hükümeti bu baskılara boyun eğdi ve Sürgün'ü, konuğu
olarak başkent İstanbul'da yerleşmeye davet etti. Mesajın ifadesinde kullanılan
nazik deyimlere rağmen, davete uyulması açıkça istenmekteydi.19
Bu arada, sayıca az olan
sürgün camiasının bağlılığı Hz. Bahaullah'ın kişiliğinde ve Hz. Bab'ın
öğretilerini açıklayışında odaklanmıştı. Hz. Bahaullah'ın Hz. Bab'ın savunucusu
olarak kalmayıp, Hz. Bab'ın yakında gerçekleşeceğini belirttiği çok daha büyük
bir din adına konuşmakta olduğuna inanan sürgünlerin sayısı da artmaktaydı. Bu
düşünceler, Hz. Bahaullah'ın İstanbul için yola çıkışının arifesinde, 1863
Nisan'ının sonlarında gerçekleşti. Hz. Bahaullah, Kendisine eşlik eden
inananların bazılarını, daha sonraları Rızvan (Cennet) adı verilen bir bahçede
bir araya toplayarak kutsal görevinin gerçeğini onlarla paylaştı. Açıkça bir
ilanın zamanının gelmediği düşünülmesine rağmen, o gün Hz. Bahaullah'ı
dinleyenler Hz. Bab'ın vaatlerinin gerçekleştiğini ve "Tanrı Günü"nün
doğmuş olduğunu, dört yıl boyunca güvenilir dostlarla yavaş yavaş paylaştılar.
-20-
O dönemin kayıtlarını çok
yakından bilen Bahai otoritesine göre, bu özel görüşmeyi saran koşulların
ayrıntıları "gelecekte tarihçilerin nüfuz edemeyecekleri bir bilinmezliğe
bürünmüştür."20 Bu duyurunun tabiatı, Hz. Bahaullah'ın Kendi
kutsal görevine daha sonraki eserlerin bir çoğunda yaptığı çeşitli atıflarda
takdir edilebilir:
Tüm
yaradılışın temelindeki amaç, Tanrı'nın Kutsal Kitap ve Ayetlerinde Tanrının
Günü olarak bilinen ve tüm Peygamberlerin, Seçilmiş Kişilerin ve kutsal
kimselerin gözleriyle görmeyi arzu ettikleri bu en yüce, bu en kutsal Gün'ün
doğuşudur?21
...
Bu Gün, insanoğlunun Vaat Olunan'ın Yüzünü görebileceği ve Sesini duyabileceği
gündür. Allah'ın çağrısı yükseldi ve yüzünün nuru insanların üzerine saçıldı.
Herkes boş sözlerin izlerini gönül sayfasından silmeli, açık ve tarafsız bir
düşünce ile O'nun Zuhurunun alametlerine, Kutsal Görevinin kanıtlarına ve
ihtişamının işaretlerine bakmalıdır?22
Hz. Bab'ın mesajının Hz.
Bahaullah tarafından yapılan açıklamalarında sık sık vurgulandığı gibi,
Tanrının iradesini açıklamaktaki esas amacı, insanın karakterinde bir değişime
neden olmak ve buna karşılık veren insanların doğasında gizli yatan ahlaki ve
ruhani nitelikleri geliştirmektir:
Ey
kavim! Dillerinizi doğru sözlülük ile süsleyiniz, ruhlarınızı dürüstlük süsüyle
donatınız. Ey insanlar! Kimseye hainlik etmeyiniz. Yaratıkları arasında
Tanrının eminleri ve kulları içinde O'nun cömertliğinin işaretleri olunuz...23
Kalplerinizi
aydınlatınız ve kutsallaştırınız; kin ve kötülük dikenleri kalplerinizi
kirletmesin. Tek bir dünyada oturuyorsunuz ve tek bir irade ile yaratıldınız.
Ne mutlu tüm insanlarla son derece şefkat ve sevgi ruhu içinde kaynaşana.24
Geçmiş çağlarda din
davasını ilerletme çabalarını niteleyen yöntemler, Tanrı Günü'ne layık
görülmemişlerdir. Dini kabul eden her bireyin, onu arayıcı olduğuna inandığı
kimselerle paylaşması, ancak kararı tamamen kendisini dinleyenlere bırakması
gerekmektedir:
-21-
Birbirinize
karşı sabır, iyilik ve sevgi gösteriniz, içinizden biri bir gerçeği kavrayacak
kabiliyette değilse veya o gerçeği anlamaya çalışıyorsa, onunla konuşurken son
derece şefkat ve temiz yüreklilik ruhu gösteriniz...25
Bu
Gün'de insanın tüm görevi, Tanrının kendisi için yağdırdığı bağış selinden
payını almaktadır. Bu nedenle, hiçbir kimse kabının büyüklüğünü veya
küçüklüğünü düşünmemelidir...26
İran'da geçen kanlı
olaylara rağmen, Hz. Bahaullah müminlerine "ölmeniz öldürmenizden daha
iyidir" demekle kalmamış, devlet otoritesine itaatin bir örneği
olmalarını istemiştir: "Bu insanlar yaşadıkları her yerde ülkenin
hükümetine karşı bağlılık, doğruluk ve dürüstlük göstermelidirler."27
Hz. Bahaullah'ın
Bağdat'tan ayrılışını saran koşullar, bu ilkelerin gücünü çarpıcı bir biçimde
göstermiştir. Bölgeye gelişleriyle komşuları üzerinde kuşku ve nefret yaratan
yabancı sürgünler, sadece birkaç yıl içinde halkın en saygın ve nüfuzlu
kesimlerinden biri olmuşlardı. Büyüyen işlerle kendilerini geçindirdiler; küçük
bir toplum olarak cömertliklerine ve davranışlarının saygınlığına hayran
olunmaktaydı; İran konsolosluk memurları ve Şii Müslüman ruhban sınıfı
tarafından özen ve gayretle yayılan korkunç dinsel fanatizm ve şiddet iddiaları
halkın düşüncesini etkilemiyordu. Hz. Bahaullah 3 Mayıs 1863'de ailesi ve
İstanbul'a kendisiyle gitmek üzere seçilen refakatçi ve hizmetçilerle birlikte
Bağdat'tan ayrıldığında çok popüler ve sevilen bir şahsiyet olmuştu. Ayrılıştan
hemen önceki günlerde, birçoğu uzak yerlerde yaşayan ve aralarında bölge Valisi
de olan ünlü kişiler, Hz. Bahaullah'a saygılarını sunmak amacıyla geçici olarak
yerleştiği bahçeye geldiler. Ayrılışa tanık olanlar, Hz. Bahaullah'a gösterilen
yakın ilgiyi, çoğu seyircilerin gözyaşlarını ve Osmanlı yetkilileriyle kamu
görevlilerinin, konuklarına saygı gösterme konusundaki telaşlarını dokunaklı
sözlerle anlatmışlardır.28
-
22-
Hz. Bahaullah kutsal
görevini 1863 yılında ilan ettikten sonra, daha önce ikan Kitabı'nda değinilen
bir konuyu, yani Tanrının İradesi ile insan doğasındaki ruhani ve ahlaki
yetenekleri ortaya çıkaracak evrimsel süreç arasındaki ilişkiyi açıklamaya
başladı. Bu açıklama, yaşamının geriye kalan otuz yılına ait eserlerinde önemli
bir yer işgal edecekti. Hz. Bahaullah Tanrının gerçeğinin bilinmez olduğunu ve
daima böyle olacağını iddia etmektedir. İnsan düşüncesinin İlahi niteliğe
atfettiği herhangi bir kelime, sadece insani mevcudiyete aittir ve insan
deneyimini tarif etmek üzere harcanan çabanın ürünleridir:
Senin
şanın, ölümlü insanoğlunun Senin hakkındaki iddialarına, seni vasıflandırmasına
ve Seni ululamak için yağdırdığı övgülere sığmaz. Senin haşmet ve ihtişamını,
güçleri yettiğince yüceltmek için kullarına verdiğin görev, onlara bağışının
bir işaretidir. Böylece, iç benliklerine bağışlanan makama, yani nefislerini
tanıma makamına yükselebilsinler.29
Anlayış
yeteneğine sahip her aydın yürek bilir ki, bilinmeyen Zat ve ilahi Varlık olan
Tanrı, cismani mevcudiyet, yükselme, alçalma, girme ve çıkma gibi her insani
vasfın çok üstündedir. Şanı öyle yücedir ki, insanın dili O'nun övgüsünü
yeterince anlatamaz, insan kalbi O'nun derin sırrını anlayamaz. O, Zatının
kadim ebediyetinde gizlidir ve Gerçeği insanoğlunun gözünden sonsuza dek gizli
kalacaktır...30
İnsanlık tüm varlıkların
Yaratıcı'sına yönelmekle, Tanrının tekrarlanan Zuhurlarına ait sıfat ve
nitelikleri görmektedir:
Varlığına
başlangıç bulunmayana giden bilgi kapısı tüm yaratıkların yüzüne kapalı olduğu
için, sonsuz bağış Kaynağı, o parlak Kudsiyet incilerinin ruh aleminden insan
bedeninin soylu biçiminde çıkmasını ve tüm insanlara görünmesini istemiştir ki,
insanlara değişmeyen Varlığın sırlarını anlatsınlar ve O'nun yok olmayan
Zatının inceliklerinden bahsetsinler...31
-23-
Bu
kutsal Aynaların herbiri ve hepsi, evrenin orta yerindeki Cismin dünyadaki
Sembolleri, onun Özü ve en yüce Amacı'dır. Bilgi ve güçleri O'ndan gelir,
saltanatlarım O'ndan alırlar. "Yüzlerinin güzelliği O'nun suretinin bir
yansımasıdır ve zuhurları O'nun ölümsüz şanının bir işaretidir...32
Tanrı Dinleri herhangi bir
açıdan birbirlerinden farklı değildir, ancak çağdan çağa karşıladıkları farklı
ihtiyaçlar, herbirinden kendine özgü yanıtlar istemiştir:
Tanrının
bu sıfatları hiçbir zaman bir kısım Peygamberlerinden esirgenerek, bazılarına
özel olarak bağışlanmamışım Aksine, Tanrının tüm Peygamberleri, O'nun çok
sevdiği kutsal ve seçilmiş Elçileri, istisnasız O'nun isimlerini taşırlar ve
O'nun sıfatlarının cisim bulmasıdır. Sadece vahiylerinin şiddeti ve ışıklarının
gücü açısından farklıdırlar...33
Dinleri inceleyenler,
dinsel dogma ve diğer yanlış kavramlar nedeniyle, Tanrının ışığı için kanal
olarak kullanılan bu kimseler arasında bir ayırım yapılmaması konusunda
uyarılmaktadır:
Ey
Tanrı Birliğine inananlar! Tanrı Emrinin Mazharları veya onların zuhurlarına
eşlik eden ve Dinlerini ilan eden işaretler arasında bir ayırım yapmaktan
sakınınız. Gerçekten de bu, İlahi Birliğin hakiki anlamıdır. Tabii ki, bu
gerçeği anlar ve ona inanırsanız. Bunun yanısıra, Tanrı Mazharlarmın herbirinin
işleri ve hareketleri, hatta onlarla ilgili her şey ve gelecekte izhar
edecekleri şeyler, Tanrının hükmündendir ve O'nun İrade ve Amacının bir
yansımasıdır...34
Hz. Bahaullah İlahi
Dinlerin müdahalelerini baharın gelişine benzetmektedir. En önde gelen
işlevlerinden biri olmasına rağmen, Tanrı Elçileri sadece eğitmen değildirler.
Yaşamlarının örneği ve sözlerinin ruhu, insan güdüsünün köklerini uyarma, temel
ve kalıcı bir değişim yaratma kapasitesine sahiptir. Etkileri, anlayış ve
başarının yeni alemlerini açar:
Tek
gerçek Tanrı ile yaratıkları bağlayacak doğrudan bir ilişki olamayacağı ve
geçici ile Ölümsüz, bağımlı ile Mutlak arasında bir benzerlik bulunamayacağı
için. Tanrı her çağ ve devirde temiz ve lekesiz bir Ruh'un mülk ve melekut
alemlerinde açığa çıkmasını buyurmuştur... Onlar (Tanrı Mazharları),
-24-
yanılmaz
kılavuzluk ışığı ile yönlendirilerek ve yüce hükümranlığa sahip olarak,
sözlerinin ilhamını, bağışlarının selini ve Vahiylerinin kutsallaştırıcı
yellerini, özlem duyan her kalbi ve alıcı ruhu dünyasal kaygı ve engellerin
pislik ve tozundan temizlemek üzere görevlendirilmiştir. Ancak o zaman,
Tanrının insanoğlunun gerçeğinde saklı Emanet'i ortaya çıkacak... nurunun
sancağım insanların kalplerinin en yüce zirvelerine dikecektir.35
Tanrının dünyasından bu
müdahale olmadan, insan doğası içgüdünün ve kültürün belirlediği davranış
biçimleriyle, bilinçsiz varsayımların esiri olarak kalır:
Tanrı
dünyayı ve orada yaşayan ve hareket eden her şeyi yarattıktan sonra, Kendisini
tanıyıp sevme ayrıcalık ve yeteneğini insanoğluna vermiştir. Bu yetenek, tüm
yaradılışın meydana gelmesindeki dürtü ve esas amaç olarak görülmelidir... Kendi
isimlerinden birinin ışığını her bir yaratığın özü üzerine saçmış ve onu Kendi
sıfatlarından birinin nurunun göründüğü yer yapmıştır. İnsanın özü üzerine ise,
Kendi isim ve sıfatlarının hepsinin ışığını odaklamış ve onu Kendi Zatı'nın bir
aynası yapmıştır. Böylesine büyük bir bağış ve kalıcı bir inayet için tüm
yaratıklar arasında sadece insanoğlu seçilmiştir.
Ancak,
alevin mum içinde gizli olması ve ışığın lambada mevcut bulunması gibi, semavi
kılavuzluk Kaynağı'nın insana verdiği bu güçler de kendi içinde saklı
yatmaktadır. Güneş ışığının aynayı kaplayan toz ve pisliğin altında
saklanabilmesi gibi, bu yeteneklerin ışığı da dünyasal arzularla gizlenebilir.
Ne mum ne de lamba yardım görmeden kendi çabalarıyla yakılabilir. Aynanın da
kendi tozunu temizlemesi mümkün değildir. Şurası açıktır ki, lamba ateşlenmeden
yanmayacak, aynanın yüzündeki toz temizlenmedikçe güneşin görüntüsünü
vermeyecek, ışık ve ihtişamını yansıtmayacaktır.36
Hz. Bahaullah insanlığın,
ruhani gelişiminin tüm panoramasını tek bir süreç olarak görme yetenek ve
fırsatına sahip olma zamanının geldiğini söylemiştir. "Bu Gün eşsizdir,
çünkü geçmiş çağlara ve yüzyıllara göz, günümüzün karanlığına bir ışık gibidir."37
Farklı dinsel geleneklere inananların, Hz. Bahaullah'ın "Tanrının
değişmeyen Dini"38 dediği kavramı bu görüş açısı içinde
anlamaya çalışmaları ve onun temel ruhani dürtüsünü,
-25-
sürekli
gelişen bir insan toplumunun ihtiyaçlarına karşılık vermek üzere açıklanan
değişken yasa ve kavramlardan ayırmaları gerekmektedir:
Tanrı
Peygamberleri, dünyanın ve insanlarının iyiliğine yardım etmekle görevli
doktorlar olarak görülmelidir ki, bölünmüş bir insanlığın hastalığını birlik
ruhuyla iyileştirebilsinler... Öyleyse, doktorun bugün emrettiği tedavinin,
daha önce yazdığı tedavi ile aynı olmadığı görülürse fazla şaşırmamak gerekir.
Hastayı etkileyen rahatsızlıklar, hastalığının her döneminde özel bir ilaç
gerektirdiğine göre, bunun aksi olabilir mi? Bunun gibi, Tanrı Peygamberleri
dünyayı İlahi bilgi Güneşinin parlak ışığıyla ne zaman aydınlattılarsa,
insanları Tanrı ışığını kucaklamaya da, aynı biçimde ve gönderildikleri çağın
ihtiyaçlarına en uygun yollarla çağırmışlardır...39
Bu keşif sürecine kalbin
yanısıra akıl da kendisini vermelidir. Hz. Bahaullah muhakeme gücünün Tanrının
ruha verdiği en büyük bağış, "egemen Rabbın tecellisinin bir işareti"40
olduğunu iddia etmektedir. Akıl ancak, dinsel veya materyalistik olsun, miras
edindiği dogmalardan kendisini kurtararak Tanrı Kelamı ile insanlığın deneyimi
arasındaki ilişkiyi bağımsızca araştırmaya başlayabilir. Böyle bir araştırmada
önemli bir engel bağnazlıktır: "Tek gerçek Tanrının sevgililerini,
insanların söylediklerini ve yazdıklarını çok eleştirmemeleri konusunda ikaz
et. Aksine, bu gibi söz ve yazılara açık fikirlilik ve sevgi dolu ruhla yaklaşsınlar."41
-26-
Dünyanın dinsel
sistemlerinden bir veya diğerine bağlı olan tüm insanların ortak yönü, ruhun
İlahi Vahiy sayesinde Tanrı dünyasıyla temas kurduğu ve yaşama gerçek anlamı bu
ilişkinin verdiği inancıdır. Hz. Bahaullah'ın kutsal yazılarındaki en önemli
pasajların bazıları, bu Vahyin kanalları olan Elçilerin ya da "Tanrı
Mazharları"nın doğasını ve rolünü ayrıntılı olarak tartıştığı bölümlerdir.
Bu bölümlerde sık sık rastlanan bir benzetme fiziksel güneştir. Güneş,
sistemindeki diğer gezegenlerle bazı özellikler paylaşmakla beraber, sistemin
ışık kaynağı olduğu için onlardan farklıdır. Gezegenler ve aylar ışığı
yansıtırken, güneş, ışığını doğasının ayrılmaz bir özelliği olarak yayar.
Sistem bu odak noktası etrafında döner ve üyelerinin herbiri, sadece kendi özel
birleşiminden değil, sistemin ışık kaynağıyla olan ilişkisinden de etkilenir. 42
Aynı şekilde, Tanrı
Mazharının insan ırkıyla paylaştığı insani kişiliği, Tanrı Vahyi için bir kanal
veya araç olarak görev yapmaya uygun olması açısından farklılık gösterir. Bu
çifte makama yapılan görünüşte çelişkili atıflar, örneğin Hz. İsa'nın sözleri,43
tarih boyunca dinsel karmaşa ve ayrılıkların çok sayıdaki kaynakları arasında
bulunmaktadır. Hz. Bahaullah bu konuda şöyle buyuruyor:
Yerde
ve gökte olan her şey, Tanrının sıfat ve isimlerinin içlerinde tecelli
ettiğinin doğrudan kanıtıdır... Bu, insanoğlu için son derece doğrudur. Tüm
yaratıklar arasında sadece insan, bu tür bir ayrıcalığın ihtişamı için seçilmiştir.
Çünkü, Tanrının tüm sıfat ve isimlen onda o ölçüde tecelli etmiştir ki, başka
hiçbir yaratık daha üstün değildir... Ve tüm insanlar içinde en başarılısı, en
seçkini ve en üstünü Gerçeklik Güneşi'nin Mazharlarıdır. Hatta, bu Mazharlardan
başka her şey onların iradesinin etkisiyle yaşar, onların bağışlarıyla hareket
eder ve mevcut olur.44
İnananların, kendi
dinlerinin Kurucu'sunun eşsiz bir makama sahip olduğu konusundaki inancı, tarih
boyunca Tanrı Mazharının doğası üze-
-27-
rinde
şiddetli bir spekülasyon uyandırmaya neden olmuştur. Ancak, bu spekülasyon eski
kutsal kitaplardaki kinayeli imaların yorumlanması ve çözümlenmesindeki
güçlükler nedeniyle çok büyük ölçüde engellenmiştir. Düşünceyi dinsel dogma
biçiminde billurlaştırma çabası, tarihte birleştirici değil bölücü bir güç
olmuştur. Gerçekten de, dinsel uğraşlara verilen büyük enerjiye rağmen, veya
belki de o nedenle, bugün Hz. Muhammed'in gerçek makamı konusunda Müslümanlar
arasında büyük görüş ayrılıkları vardır. Hz. İsa'nın kesin makamı konusunda
Hıristiyanlar arasında ve kendi dinlerinin Kurucusu konusunda Budistler
arasında da aynı ayrılıklar mevcuttur. Şurası çok açıktır ki, bir geleneğin
içindeki bu ve diğer farklılıkların yarattığı ihtilaflar, o geleneği kardeş
inançlardan ayıran çekişmeler kadar vahimdir.
Bu nedenle, Hz.
Bahaullah'ın birbiri ardına gelen Tanrı Elçilerinin makamı ve insanlığın ruhani
tarihinde yerine getirdikleri görevler konusundaki beyanları, dinlerin
birliğine ilişkin öğretilerinin anlaşılması açısından özellikle önemlidir:
Tanrı
Mazharlarının her birinin iki makamı vardır. Birincisi bu dünyadan soyut olma
ve birlik makamıdır. Bu bakımdan, eğer hepsini tek bir isimle isimlendirir ve
onlara aynı sıfatları atfedersen gerçeğe aykırı bir şey yapmamış olursun...
Diğer
makam farklılık makamıdır ve yaratık dünyası ve ondaki sınırlarla ilgilidir. Bu
bakımdan, her Tanrı Mazharının ayrı bir kişiliği, kesin olarak belirlenmiş bir
görevi, önceden takdir edilmiş bir vahyi ve özel olarak konulmuş sınırları
vardır. Her birinin değişik bir ismi vardır, özel bir nitelikle nitelenir ve
belirli bir görevi y erine getirir...
İkinci
makamlarına göre, mutlak kulluk, son derece yoksulluk ve tam bir kendini
önemsememe gösterirler. Nasıl ki, "Ben Tanrının kuluyum. Ancak, sizin gibi
bir insanım" diye buyurmuştur...
Her
şeyi kaplayan Tanrı Mazharlarından biri "Ben Tanrıyım " derse,
gerçekten de doğruyu söylemiş olur ve bunda hiçbir şüphe yoktur. Çünkü onların
Zuhurları, sıfatları ve isimleriyle, Tanrının Zuhuru, isim ve sıfatları dünyada
görünür... Eğer onlardan biri "Ben Tanrının Mazharıyım" derse, şüp-
-28-
he
götürmeyen bir gerçeği söylemiş olur... Bu bakımdan, onların tümü, o kusursuz
Sultan'ın, o değiştirilmez Varlık'ın Elçileridir... "Biz Tanrının
Kullarıyız" deseler, bu da açık ve tartışılmaz bir gerçektir. Çünkü, onlar
hiçbir insanın erişemeyeceği yüce bir kulluk makamında görünmüşlerdir...45
Bu
nedenle, Tanrılık, Rablık, Peygamberlik, Elçilik, Velilik, Havarilik veya
Kulluk ile ilgili sözleri şüphesiz hep doğrudur. O halde, bu sözler üzerinde
özenle düşünülmeli ki, Görünmeyenin Mazharı ve Kudsiyet Güneşleri'nin farklı
sözleri ruhu ve aklı karıştırmasın.46
-29-
''SÜREKLİ İLERLEYEN BİR UYGARLIK..."
Tanrı Mazharının görevi
konusunda Hz. Bahaullah'ın yaptığı açıklamanın en çarpıcı yönünü gösteren bir
görüş açışı, yukarıdaki pragraflarda ima edilmektedir. Hz. Bahaullah ilahi
Vahyin uygarlığı harekete geçiren güç olduğunu söylemektedir. İlahi Vahiy'e
karşılık verenlerin akıl ve ruhlarında değişim yaratan etki, o insanların
deneyimleri etrafında yavaşça biçimlenen yeni bir toplumda aynen görülür. Çok
geniş çapta kültürlerden gelen insanların bağlılığını kazanabilen yeni bir
sadakat merkezi ortaya çıkar; müzik ve sanatlar, daha zengin ve olgun esinlere
vasıta olan semboller yakalar; doğru ve yanlış kavramlarının köklü bir biçimde
yeniden tanımlanması, yeni medeni yasa ve davranışların düzenlenmesini mümkün
kılar; daha önceleri ihmal edilen veya bilinmeyen ahlaki sorumluluk güdülerini
ortaya çıkartmak amacıyla yeni kurumlar tasarlanır: "O dünyadaydı ve
dünyayı o meydana getirdi..."47 Yeni kültür bir uygarlığa
dönüşürken, geçmiş çağların başarı ve görüşlerini çok sayıda yeni çeşitlemeler
içinde özümlen Geçmiş kültürlerin birleştirilemeyen özellikleri kaybolur gider
veya halk arasındaki uç unsurlar tarafından sahiplenilir. Tanrı Kelamı hem
bireysel bilinç, hem de insan ilişkilerinde yeni olasılıklar yaratır:
Tanrının
ağzından çıkan her kelime, her insanın bedenine yeni bir yaşam aşılayacak güce
sahiptir... Bu dünyada gördüğünüz hayranlık verici eserlerin tümü, Tanrının en
yüce iradesinin, şahane ve sebatkar Amacı'nın etkisiyle ortaya çıkmıştır... Bu
göz kamaştırıcı söz söylenir söylenmez, onun tüm yaratıkların içinde hareket
geçen canlandırıcı güçleri, bu tür sanatların yaratılması ve mükemmel hale
getirilmesini sağlayan araç ve gereçleri meydana getirdiler... Gerçekten de,
gelecek günlerde daha önce hiç duymadığınız şeyler göreceksiniz... Tanrının
ağzından çıkan her bir harf, gerçekten de bir ana harf ve İlahi Vahiy Kaynağı olan
Kimsenin söylediği her kelime, bir ana kelimedir...48
-30-
Hz. Bahaullah, İlahi
Vahiyler dizisinin "başlangıcı ve sonu olmayan bir süreç"49
olduğunu iddia etmektedir. Her Mazharın kutsal görevi, süresi ve yerine
getirdiği işlevler açısından sınırlı olmasına rağmen, Tanrının gücünün ve
iradesinin sürekli ve bir gelişim içinde açıklanışının ayrılmaz bir parçasıdır:
Ademin
Zuhurunu Hz. Bab'ın Zuhuruna bağlayan Vahiyler dizisini iç gözünle izle. Bu
Mazharlardan herbirinin İlahi İrade ve Amacın isteğiyle gönderildiğine, özel
bir Mesaj getirdiğine ve her birine Tanrı tarafından vahiy olunmuş bir Kitap
emanet edildiğine Tanrı önünde tanıklık ederim... Her birinin Vahyinin ölçüsü
önceden ve kesin bir biçimde belirlenmişti...50
Sonunda, sürekli gelişen
bir uygarlık ruhani kaynaklarını tüketince, olgular dünyasının tümünde olduğu
gibi bir parçalanma süreci başlar. Hz. Bahaullah doğanın sunduğu benzerliklere
dönerek, uygarlığın gelişimindeki bu boşluğu kışın başlangıcına benzetmektedir.
Ahlaki canlılık ve toplumsal kaynaşma azalır. Daha önceki bir çağda üstesinden
gelinen veya araştırma ve basan için fırsatlara dönüştürülen güçlükler,
aşılamaz engeller haline gelirler. Din önemini yitirir, denemeler giderek
yaygınlaşır ve bu durum toplumsal bölünmeleri daha çok derinleştirir. Yaşamın
anlam ve değeri konusundaki belirsizlik, giderek artan bir ölçüde endişe ve
şaşkınlık yaratır. Çağımızın bu durumu hakkında Hz. Bahaullah şöyle buyuruyor:
Tüm
insan ırkının büyük ve sayısız acılarla sarıldığını iyi bilmekteyiz. Hasta yatağında
bitkin, yorgun ve hayal kırıklığı içinde giderek zayıf düştüğünü görüyoruz.
Gurur sarhoşları, insan ırkıyla ilahi ve kusursuz Doktor'un arasına
girmişlerdir. Kendileri de dahil olmak üzere tüm insanları, kendi
marifetlerinin ağına nasıl dolaştırdıklarına tanıklık ediniz. Ne hastalığın
nedenini bulabilirler, ne de ilaçtan haberleri vardır. Doğruyu eğri anlamışlar
ve dostlarını düşman sanmışlardır.51
İlahi dürtülerden herbiri
sona erince süreç tekrarlanır. Yeni bir Tanrı Mazharı, insanlığın uyanış ve uygarlaşmasının
bir sonraki aşaması için daha büyük ölçüde ilahi ilham ile görünür:
-31-
Yüce
Tanrı Mazharının Kendini insanlara gösterdiği saati düşününüz. İnsanlar
arasında hala tanınmayan ve henüz Tanrı Kelamını söylemeyen Ezeli Varlık'ın
kendisi, o saat gelinceye kadar Kendisini bilen herhangi bir insandan yoksun
bir dünyada Her Şeyi Bilen'dir. O gerçekten de, yaratıkları olmayan bir
Yaratıcı'dır... Gerçekten de bu Gün, "Bu Günde padişahlık kimindir?"
diye yazılan gündür. Ve buna cevap vermeye hazır bir kimse yoktur!52
İnsanlığın bir kesimi yeni
Din'e karşılık verip, yeni bir ruhani ve toplumsal model şekillenmeye
başlayıncaya kadar, insanlar ruhani ve ahlaki bakımdan daha önceki ilahi
bağışlarla beslenirler. Toplumun sıradan işleri yapılır veya yapılmaz; yasalara
uyulur veya hor görülür; toplumsal ve politik denemeler alevlenir veya
başarısızlığa uğrayabilir; ancak, toplumların sonsuza kadar yaşaması için
gerekli inancın temelleri tükenmiştir. Ruhani akıl sahibi olanlar, "çağın
sonu"nda ve "dünyanın sonu"nda tekrar Yaratıcı kaynağa dönmeye
başlarlar. Süreç ne kadar hantal veya rahatsızlık verici, düşünülen
seçeneklerin bazıları ne kadar çirkin veya başarısız olursa olsun, bu arayış
insanlığın düzenli yaşamında çok büyük bir uçurumun açılmış olduğunun bilincine
içgüdüsel bir karşılıktır."53 Hz. Bahaullah yeni Din'in
etkilerinin evrensel olduğunu ve Din'in odak noktası olan Tanrı Mazharının
yaşam ve öğretileriyle sınırlı kalmadığını söylemektedir. Anlaşılmamış
olmalarına rağmen, bu etkiler insanlığın işlerine giderek artan bir ölçüde
nüfuz ederler, yaygın varsayımlardaki ve toplumdaki çelişkileri ortaya çıkarır,
anlayış için arayışı şiddetlendirirler.
Hz. Bahaullah Mazharlar
dizisinin varlık dünyasının ayrılmaz bir boyutu olduğunu ve dünyanın yaşamı
boyunca devam edeceğini belirtmiştir: "Tanrı, Elçilerini Hz. Musa ve
Hz. İsa'yı takiben göndermiştir ve 'sonu olmayan bir son'a kadar da öyle
yapmaya devam edecektir... "54
-32-
Hz. Bahaullah'a göre insan
bilincinin evriminde hedef nedir? Sonsuzluk açısından bakıldığında amacı,
Tanrının kendi kusursuzluklarının yansımasını varlık aleminin aynasında daha
berrak olarak görmesidir. Hz. Bahaullah'ın sözleriyle:
... her insan, gerçekten
de O'ndan başka bir Tanrı bulunmadığına ve gerçekler zirvesine, her şeyde
Tanrıyı görmeyi düşünerek çıkacağına, kendisi ve Rabbının Elçisinin Makamı
üzerine tanıklık eder.55
İlahi Mazharların birbiri
ardına gelmesinin uygarlık tarihi açısından amacı, insan bilincini, insan
ırkının tek bir tür ve ortak geleceğinin sorumluluğunu yüklenebilecek tek bir
organizma olarak birleşmesine hazırlamak olmuştur. Hz. Bahaullah, "Merhametli
Rabbınız, tüm insan ırkını tek bir ruh ve beden olarak görme arzusunu kalbinde
taşımaktadır" demiştir.”56 İnsanlık organik birliğini kabul
edinceye kadar, bırakın gelecekteki güçlükleri, yakın zaman içindekileri bile
yenemez. Hz. Bahaullah, "İnsanlığın birliği sağlam bir biçimde tesis
edilmedikçe ve edilinceye kadar mutluluk, barış ve güvenliğinin sağlanamayacağı"57
konusunda ısrar etmektedir. Sadece dünya çapında birleşik bir toplum,
çocuklarına, Hz. Bahaullah'ın Tanrıya dualarının birinde ima edilen iç güvenlik
duygusunu verebilir. "Senin haşmet ve ihtişamını olabildiğince
yüceltmek üzere kullarına verdiği görev, kendi iç varlıklarına tanınan makama,
yani kendi nefislerini tanıma makamına yükselebilmelerini sağlamak için onlara
bağışının bir işaretidir."58 Mantığa aykırı görünse bile,
insanlık sadece gerçek birliğe ulaşmakla, çeşitlilik ve bireyselliğini tam
olarak kazanabilir. Bu, tarihte bilinen tüm Tanrı Mazharlarının kutsal
görevlerinin hedefidir. Bu hedef, "bir sürü ve bir çoban" Günü'dür.59
Hz. Bahaullah bu hedefe, insan ırkının şimdi girmekte olduğu uygarlık
aşamasıyla ulaşıldığını söylemektedir. Sadece Hz. Bahaullah'ın değil, O'ndan
önce gelen Hz. Bab'ın kutsal eserlerinde de bulunan en anlamlı benzetmelerden
biri, insan ırkının evrimiyle, insan ya-
-33-
şamı
arasındaki karşılaştırmadır. İnsanlığın ortak gelişimi, bireylerin
olgunlaşmasındaki bebeklik, çocukluk ve yetişkinlik dönemlerini anımsatan
aşamalar geçirmiştir. Şimdi henüz çok az bildiğimiz yeni yetenek ve fırsatlara
sahip olarak, ortak olgunluğumuzun ilk dönemlerini yaşamaktayız.60
Bu açıklamaların ışığı
altında, birlik ilkesine Hz. Bahaullah'ın öğretilerinde tanınan önceliği
anlamak güç değildir. İnsanlığın birliği, şimdi başlamakta olan çağın
nakaratıdır ve insanlığın gelişimi için tüm öneriler bu ölçütle sınanmalıdır.
Hz. Bahaullah sadece tek bir insan ırkının olduğu konusunda ısrar etmektedir;
belirli bir ırk veya etnik grubun diğer insanlardan bir bakıma üstün olduğu
konusunda nesilden nesile aktarılan düşünceler temelsizdir. Aynı şekilde, tüm
Tanrı Elcileri tek bir İlahi İrade'nin temsilcileri olarak hizmet ettikleri
için, onların vahiyleri tüm insan ırkının ortak mirasıdır; dünya üzerindeki her
birey, o ruhani geleneğin tümünün yasal varisidir. Herhangi bir tür bağnazlıkta
ısrar edilmesi, hem toplum çıkarlarına zararlı hem de Tanrının çağımız için
İsteği'nin ihlali olacaktır:
Ey
çekişme içinde bulunan insanlar! Yüzünüzü birlik yönüne çeviriniz ve ışığının
üzerine parlamasına izin veriniz. Bir araya geliniz ve Tanrı hatırı için
aranızdaki çekişmelerin kaynağını gidermeye karar veriniz... Hangi ırk veya
dinden olurlarsa olsunlar, dünya insanlarının ilhamlarını aynı ilahi Kaynak'tan
aldığı ve tek bir Tanrının kulları olduğu konusunda hiçbir şüphe yoktur.
Uymakta oldukları hükümler arasındaki farklılık, bunların gönderildiği çağın
değişik koşul ve acil ihtiyaçlarına atfedilmelidir. İnsanın hatasının sonucu olan
birkaçı dışında bunların tümü Tanrı tarafından emredilmiştir ve O'nun İrade ve
Amacının bir yansımasıdır. Kalkınız ve iman gücüyle donanarak, aranıza çekişme
tohumları ekenleri, boş hayallerinizin putlarını paramparça ediniz...61
Birlik temasına Hz. Bahaullah'ın
kutsal eserlerinin tümünde rastlamaktadır: "Birlik çadırı kuruldu;
birbirinizi yabancı görmeyiniz.”62 "Tüm dinlerin
inananlarıyla dostluk ve arkadaşlık ruhu içinde ilişki kurunuz."63
"Bir ağacın meyveleri ve bir dalın yapraklarısınız."64
-34-
İnsanlığın reşit oluş
süreci, toplumsal düzenin evrimi içinde gerçekleşmiştir. İnsan ırkı, aile
birimi ve onun çeşitli uzantılarından başlayarak, değişik ölçülerde başarıyla
klan, kabile, kent-devlet ve en son olarak da, ulusa dayanan toplumlar
geliştirmiştir. Giderek daha genişleyen ve daha karmaşıklaşan bu toplumsal
çevre, insan potansiyeline hem teşvik hem de gelişim için fırsat sağlamış ve bu
gelişim ise, toplumsal yapıda yeni değişiklikler yaratmıştır. Bu nedenle,
insanlığın reşit oluşu toplumsal düzenin topyekün bir değişimini
gerektirmelidir. Yeni toplum, insan ırkının tüm çeşitliliğini içerebilen ve
binlerce yıllık kültürel deneyimin geliştirdiği yetenek ve görüşlerin hepsinden
yararlanabilen bir toplum olmalıdır:
Bu
gün, Tanrının en güzel bağışlarının insanlar üzerine yağdırıldığı ve en büyük
inayetinin tüm yaratıklara verildiği Gün'dür. Aralarındaki ayrılıkları
çözümlemek ve tam bir birlik ve barış içinde, Tanrının şefkat ve sevgi dolu
merhamet Ağacının gölgesi altında yaşamak tüm dünya insanlarının görevidir...
Yakında mevcut düzen dürülecek ve yerine bir yenisi yayılacaktır. Gerçekten de,
Rabbınız hakikati söylemektedir ve görünmeyenleri Bilen'dir.65
Hz. Bahaullah toplumun
değişimi ve dünya birliğine ulaşılması için esas aracın, insanlığın işlerinde adaletin
tesis edilmesi olduğunu iddia etmektedir. Hz. Bahaullah'ın öğretilerinde bu
konunun önemli bir yeri vardır:
İnsanoğlunun
ışığı Adalet'tir. Onu baskı ve zulüm rüzgarlarıyla söndürmeyiniz. Adaletin
amacı insanlar arasında birliğin oluşmasıdır, ilahi hikmet denizleri bu yüce
kelimenin içinde dalgalanmaktadır ve onun gizli anlamı dünyadaki tüm kitaplara
sığmaz...66
Hz. Bahaullah bu ilkenin
insanlığın olgunluk çağı için neler gerektirdiğini daha sonraki kutsal
eserlerinde açıklamıştır. "Kadın ve erkek Tanrının gözünde eşit olmuş
ve daima eşit olacaklardır"67 iddiasında bulunmaktadır.
Uygarlığın ilerleyişi, toplumun işlerinin, bu gerçeğin tam olarak
gösterilmesini sağlayacak biçimde düzenlenmesini gerektirir. Dünyanın doğal
kaynakları herhangi bir ulusun değil, tüm insanlığın malıdır. Or-
-35-
tak
ekonomik refaha yapılan farklı katkılar, değişik ölçülerde mükafat ve tanınmaya
layıktır. Ancak, dünya üzerindeki birçok ulusu etkileyen aşırı zenginlik ve
fakirlik, inandıkları sosyo-ekonomik felsefelere bakılmaksızın giderilmelidir.
-36-
Yukarıda sözü edilen
kutsal yazıların büyük bir kısmı, yeniden başlatılan zulüm koşullan altında
vahiy olundu. Bağdat'tan yolculuğu sırasında Hz. Bahaullah'a yağdırılan
saygının geçici olduğu, sürgünlerin İstanbul'a varışlarından kısa bir süre
sonra ortaya çıktı. "Babi" liderini ve O'na eşlik edenleri uzak bir
bölgenin aksine İmparatorluğun başkentine getirme konusunda Osmanlı
yetkililerinin verdiği karar, İran hükümetinin temsilcileri arasındaki endişeyi
artırdı.68 İran Elçisi Bağdat'taki gelişmelerin tekrarlanıp, bu kez
Osmanlı hükümetinde nüfuzlu şahsiyetlerin sadece sempatisini değil, belki
bağlılığım da çekeceğinden korkarak, sürgünlerin İmparatorluğun daha uzak bir
bölgesine gönderilmesini ısrarla istedi. Yeni bir dinsel mesajın başkentte
yayılmasının politik ve dinsel tepkiler yaratacağını iddia ediyordu.
Osmanlı hükümeti
başlangıçta şiddetle karşı koydu. Sadrazam Ali Paşa, Batılı diplomatlara Hz.
Bahaullah'ın "çok seçkin, örnek davranışlı, çok ılımlı bir insan ve son
derece saygın bir şahsiyet" olduğu inancını belirtmişti. Sadrazamın
düşüncesine göre Hz. Bahaullah'ın öğretileri "büyük saygıya layık"
idi, çünkü imparatorluğun Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman tebaalarını bölen dinsel
düşmanlıklara karşıydı.69
Ancak, bir ölçüde
kızgınlık ve kuşku giderek gelişti. Osmanlı başkentinde politik ve ekonomik
güç, birkaç istisna dışında, az veya hiç yeteneği olmayan saray memurlarının
elindeydi. Hükümet mekanizması rüşvet yağı ile işlemekteydi ve başkent, yardım
ve nüfuz aramak üzere İmparatorluğun her yanından sürüler halinde gelen
insanlar için bir mıknatıs olmuştu. Başka bir ülkeden veya haraca bağlanan
bölgelerin birinden gelen önemli her şahsiyetin, İstanbul'a varır varmaz
paşaların ve sultanlık sarayının vezirlerinin kabul odalarında himaye ve yardım
arayanların izdihamına katılması beklenmekteydi. Hiçbir unsur, hem çok
bilmişlikleri hem de çekingenlikten yoksun olmalarıyla tanınan ve birbirleriy-
-37-
le
rekabet halindeki İranlı politik sürgünlerden daha kötü bir şöhrete sahip
değildi.
İran Hükümetine karşı
mevcut düşmanlıktan ve Kendi acılarının uyandırdığı sempatiden yararlanması
için ısrar eden dostlarının üzüntüsüne rağmen, Hz. Bahaullah hiçbir isteği
olmadığını açıkladı. Birkaç hükümet vezirinin, tahsis edilen ikametgahta
Kendisini ziyaret etmelerine rağmen, Hz. Bahaullah bu fırsatlardan
yararlanmadı. Sultan'ın davetiyle ve onun konuğu olarak İstanbul'da
bulunduğunu, ruhani ve ahlaki konularla ilgilendiğini söyledi.
Yıllar sonra, İran elçisi
Mirza Hüseyin Han Osmanlı Başkentinde görevli bulunduğu günleri düşünüp,
vatandaşlarının hırslarının ve kendilerine güven duyulmayışını İran'ın
İstanbul'daki itibarına verdiği zarardan şikayet ederek, Hz. Bahaullah'ın
davranışlarının kısa bir süre için sergileyebildiği örneği şaşırtıcı bir
biçimde içtenlikle takdir ediyordu.70 Ancak, o günlerde kendisi ve
meslektaşları bu gerçeği, kamu güvenliği ve Devletin dinine karşı gizli
oyunları saklamanın kurnaz bir yolu olarak tanıtarak bu durumdan yararlandılar.
Sonunda, Osmanlı yetkilileri bu etkilerin baskısı altında kalarak, Hz.
Bahaullah'ı ve ailesini taşra kenti olan Edirne'ye göndermeye karar verdi.
Yolculuk son derece şiddetli bir kışın ortasında ve aceleyle yapıldı. Yetersiz
binalarda barındırılan, uygun elbise ve diğer erzaklardan yoksun olan
sürgünlerin oradaki ilk yılı büyük acılarla dolu olarak geçmişti. Hiçbir suçla
suçlanmamalarına ve kendilerini savunmaları için bir fırsat verilmemesine
rağmen, keyfi olarak devletin esirleri haline getirildikleri açıktı.
Hz. Bahaullah'ın
İstanbul'un ardından Edirne'ye sürgün edilişinin dinsel tarih açısından çarpıcı
bir anlamı vardır. Kısa zaman içinde tüm gezegene yayılacak bağımsız bir din
sisteminin Kurucusu olan bir Tanrı Mazhar'ı, Asya'yı Avrupa'dan ayıran dar su
boğazını ilk kez geçerek "Batı"ya ayak basmıştı. Tüm diğer büyük
dinler Asya'da çıkmış ve Kurucu'larının riyasetleri o kıtayla sınırlı kalmıştı.
Hz. Bahaullah geçmiş dinlerin ve özellikle Hz. İbrahim, Hz. İsa ve Hz.
Muhammed'in dinlerinin, uygarlığın gelişimi üzerindeki en önemli etkilerini
batıya doğru genişlemeleri sırasında yarattıkları gerçeğine atıf yaparak, aynı
duru-
-38-
mun
bu yeni çağda da, fakat çok daha büyük çapta olacağını tahmin etmekteydi:
"O'nun Vahyinin Işığı Doğu'da çıktı; O'nun gücünün işaretleri Batı'da
görüldü. Ey insanlar bunu kalpten düşününüz...”71
O halde, tüm Orta Doğu'da
Hz. Bab'a inananların desteğini yavaş yavaş kazanmakta olan kutsal görevini
açıklamak için Hz. Bahaullah'ın bu anı seçmesi belki de şaşırtıcı değildir. Hz.
Bahaullah'ın açıklaması, dinsel tarihin en olağanüstü belgelerinden olan bir
dizi bildiriler biçimini aldı. Tanrı Mazharı bu bildirilerde "dünyanın
Kral ve Hükümdarları"na hitap ederek, Tanrı Günü'nün doğuşunu onlara
duyurmakta, tüm dünyada ivme kazanan ve henüz tasavvur edilemeyen
değişiklikleri ima etmekte, Tanrının ve insanların eminleri olarak onları insan
ırkının birleşme sürecine hizmet etmeye çağırmaktaydı. Yönetimlerindeki
insanların kendilerine karşı duyduğu saygı ve birçoğunun uyguladığı mutlak
yönetim nedeniyle, "En Büyük Barış" dediği, birlik içinde ve
ilahi adaletin hayat verdiği bir dünya düzeninin yaratılmasına yardım
edebileceklerini söylemekteydi.
Günümüz okuyucusu bu
hükümdarların yüzyıl önce içinde yaşadığı ahlaki ve entelektüel dünyayı ancak
çok büyük bir güçlükle tasavvur edebilir. Biyografi ve özel yazışmalarından,
birkaç istisna dışında, iman sahibi bireyler oldukları, çoğu zaman devlet
dininin başı olarak uluslarının ruhani yaşamında önderlik rolünü üstlendikleri
ve İncil veya Kuran'ın kusursuz gerçeklerine inandıkları görülmektedir. Birçoğu
kullandıkları gücü bu Kutsal Kitaplardaki pasajlarda bulunan ve açıkça ifade
ettikleri ilahi otoriteye atfetmişlerdi. Onlar Tanrının kutsadığı kişilerdi.
"Son Günler" ve "Tanrının Saltanatı" konusundaki kehanetler
onlar için efsane veya kinaye değil, tüm ahlaki düzenin dayandığı gerçeklerdi
ve o düzenin eminleri olarak Tanrı tarafından hesap vermeye çağrılacaklardı.
Hz. Bahaullah'ın
mektupları bu zihinsel dünyaya hitap etmektedir:
Ey dünyanın Padişahları! Herkesin egemen Rabbı olan Kimse geldi. Padişahlık, güçlü Koruyucu ve Kendi Kendine Yeterli olan Tanrı'nındır... Bilirseniz ki, bu Emir sahip olduğunuz hiçbir şeyle kı