Türkiye Bahaileri
Ruhani
Mahfili tarafından
yayınlanmıştır
Ekim 1985
Dünya İnsanlarına:
İyi niyet sahiplerinin asırlardan beri yürekten arzuladığı, sayısız nesillerin kâhin ve şairlerinin
hayalini kurduğu ve çağlar boyunca
insanlığın kutsal kitaplarının vaat
ettiği Büyük Barış'a milletler nihayet kavuşmak üzeredirler. Tarihte ilk
defa herkesin, tüm dünyayı sayısız çeşitli
milletleri ile tek bir perspektif içinde görmesi mümkündür. Dünya barışı sadece mümkün olmakla kalmayıp, aynı zamanda kaçınılmazdır. Dünyamızın
evriminin bundan sonraki aşamasında,
bir büyük düşünürün "insanlığın
dünyalaşması" şeklinde ifade ettiği şey gerçekleşecektir.
Barışa, insanların eski davranış kalıplarına inatla
sarılmasının sebep olacağı akla hayale sığmaz dehşetteki olaylardan sonra mı
ulaşılacak, yoksa şimdi müşaverelerle belirecek iradenin tasarrufu ile mi
kucak açılacak; bu, tüm dünya sakinlerinin önündeki bir
seçimdir. Milletlerin karşılaştığı çetin problemlerin tüm dünyayı ilgilendiren bir ortak sorun haline geldiği bu kritik
derecedeki nazik dönemde, çatışma ve
düzensizlik dalgasına set çekmemek,
insafa sığmayan bir sorumsuzluk olacaktır.
Olumlu alâmetler arasında, dünya çapındaki bir düzene doğru gitgide
daha sağlam atılan adımlar olarak, ilk önce bu yüzyılın başlarında Milletler
Cemiyeti'nin ve arkasından daha geniş temelli Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın
kurulması; îkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, millet kurma sürecinin
tamamlandığına delalet eden dünya milletlerinin çoğunluğunun bağımsızlığa
kavuşmaları ve bu yeni kurulan milletlerin daha eskilerle birlikte artık
meselelerin içine girip ilgi göstermeleri; bunun sonucu olarak, bugüne kadar kendi
kabuğuna çekilmiş ve birbirlerine hasım olan milletler ve gruplar arasında
bilim, eğitim, hukuk, ekonomi ve kültür sahalarında uluslararası faaliyet ve
teşebbüslerde işbirliğinin geniş ölçüde artması; son on yıllarda milletlerarası
hümaniter teşkilâtların sayısındaki görülmedik çoğalma; savaşa son verme
çağrısında bulunan kadın ve gençlik hareketlerinin yaygınlaşması; ve kişisel
iletişim yoluyla anlayışa varmayı amaçlayan sıradan insanlardan oluşan ve
giderek büyüyen grupların kendiliğinden ortaya çıkması gibi olaylar
sayılabilir.
Bu fevkalâde mübarek asırda meydana gelen bilimsel ve teknolojik
ilerlemeler, dünyanın sosyal evriminde ileri doğru büyük bir hamlenin alameti
ve insanlığın pratik problemlerini çözebilecek bir çarenin işaretidir.
Gerçekten, bunlar birleşmiş bir dünyanın karmaşık hayatını yönetecek vasıtayı
sağlamaktadır. Bununla beraber, engeller mevcuttur. Kararsızlıklar, yanlış
anlamalar, önyargılar, şüpheler ve dar görüşlü şahsi menfaatler milletlerin ve
kavimlerin birbirleri ile ilişkilerine musallat olmaktadır.
Bizler bu elverişli anda, mütevellileri olduğumuz Bahai Dininin
kurucusu Hz. Bahaullah'ın ilk olarak yüzyılı aşan bir süre önce insanlığın
liderlerine beyan ettiği derin nüfuzlu ve vukuflu görüşlere dikkatinizi çekmeyi
ruhani ve ahlaki bir görev addediyoruz.
Hz. Bahaullah şöyle yazmıştır: "Heyhat! Ümitsizlik rüzgârları her
taraftan esiyor, insanlığı bölen ve felaketlere sürükleyen boğuşma her gün bir
kat daha azgınlaşıyor. Fesat ve kargaşa alametleri ufukta belirmiştir; çünkü
mevcut sosyal düzen acınacak derecede elverişsiz ve kusurlu görünüyor."
Beşeriyetin başına gelenler, bu ilahi kehaneti fazlasıyla doğrulamıştır. Mevcut
düzendeki kusurlar, Birleşmiş Milletler şeklinde örgütlenen hükümran
devletlerin savaş heyulasını yok etmedeki başarısızlığı, uluslararası ekonomik
düzenin çökme tehlikesi içinde bulunması, anarşi ve terörün yayılması, bunlar
ve benzeri musibetlerin milyonlarca insana verdiği derin acı ve ıstırap
şeklinde kendini göstermektedir. Gerçekten, saldırı ve çatışma sosyal, ekonomik
ve din sistemlerimizin öylesine bir niteliği haline gelmiştir ki, birçokları bu
gibi davranışların insan tabiatının yaratılıştan mevcut bir özelliği olduğu ve
dolayısıyla ortadan silinemeyeceği görüşüne boyun eğmişlerdir.
Bu görüşün köklenmesiyle, beşeri meselelerde felce uğratıcı bir çelişki
ortaya çıkmıştır. Bir taraftan, her millete mensup insanlar barış ve ahenge
hazır olmanın da ötesinde, günlük yaşamlarına ıstırap getiren hırpalayıcı
endişelerin son bulmasının özlemini çektiklerini ilan etmektedirler. Öte
taraftan, insan cinsinin ıslah olmaz şekilde bencil ve saldırgan olduğu ve
dolayısıyla ilerici ve barışçı, dinamik ve uyumlu bir sosyal sistemi, işbirliği
ve karşılıklı ilişki esasına dayanan, fakat kişisel yaratıcılık ve girişimi
özgür bırakan bir sistemi kurma yeteneğinden yoksun olduğu önerisini
tartışmasız kabul etmektedir.
Barış ihtiyacı daha acil hale geldikçe, barışın sağlanmasını engelleyen
temeldeki bu çelişki insanlığın bu tarihi zor seçimine ilişkin ortak görüşlerin
dayandığı varsayımların yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir.
Tarafsızlıkla incelenirse, deliller böylesine bir tutumun insanın gerçek
kişiliğini ifade etmesi şöyle dursun, insan ruhunu çarpık yansıttığını ortaya
koymaktadır. Bu konuda tatmin olunca, bütün milletlerin, insan tabiatı ile
tutarlı olduğu için, savaş ve çatışma yerine, uyum ve işbirliğini teşvik edecek
yapıcı sosyal güçleri harekete geçirmeleri mümkün olacaktır.
Böyle bir yolun seçilmesi, insanlığın geçmişini inkâr etmek değil, onu
anlamak demektir. Bahai Dini, dünyanın bugün içinde bulunduğu kargaşayı ve
beşeri meselelerin vahametini, neticede insan cinsinin karşı konulmaz bir
şekilde, sınırları dünyamızın sınırları ile belirlenen tek bir sosyal düzen
halinde birleşmesine götürecek organik sürecin doğal bir evresi olarak
addetmektedir. İnsan cinsi, belirgin ve organik bir ünite olarak, bireysel
üyelerinin hayatlarındaki bebeklik ve çocukluk dönemlerine benzeyen evrim
dönemlerinden geçmiştir ve şimdi bunalımlı ergenlik yıllarından, çoktandır
beklenen reşitlik çağına yaklaşmaktadır.
Önyargı, savaş ve sömürünün, uzun bir tarihi sürecin olgunlaşmamış
evrelerinin ifadesi olduğunu ve bugün insan cinsinin kolektif rüşte ermenin
kaçınılmaz sıkıntılarını çektiğini samimiyetle kabul etmek bir ümitsizlik
nedeni olmayıp, barışçı bir dünya kurmak gibi harikulade bir girişimin ön
şartıdır. Biz, sizlere böyle bir girişimin mümkün olduğu, gerekli yapıcı
güçlerin gerçekten mevcut bulunduğu ve birleştirici sosyal yapıların
kurulabileceği hususlarını tetkik etmenizi hararetle öneriyoruz.
Yakın geleceğin getireceği ıstırap ve karışıklıklar ne olursa olsun,
yakın olaylar ne kadar karanlık görünürse görünsün, Bahai toplumu, insanlığın
bu en büyük sınavı nihai sonucuna güvenerek atlatacağına inanmaktadır.
insanlığın her zamankinden büyük bir hızla sürüklendiği çırpınmalarla
değişiklikler medeniyetin sonunun geldiğine alamet olmayıp, "insanın
içinde saklı güçlerin" salıverilmesine ve "yeryüzündeki kaderini ve
yaradılışında mevcut mükemmeliyeti tam olarak" göstermesine hizmet edecektir.
İnsan cinsini bütün diğer canlı türlerinden ayıran Tanrı bağışları
insan ruhu olarak özetlenebilir, bunun esas niteliği akıl ve zihindir. Bu
bağışlar insanlığın medeniyetler kurmasını ve maddi refaha ulaşmasını
sağlamıştır. Fakat yalnız başına bu başarılar, esrarlı yapısı nedeniyle
üstünlüğe eğilimi olan, gözle görünmeyen ülkeye, nihai gerçeğe, Tanrı adı
verilen bilinmeyen cevherlerin cevherine doğru uzanmaya çalışan insan ruhunu
asla tatmin etmemiştir. Birbirini izleyen ruhani yıldızların insanlığa
getirdiği dinler insanlık ile nihai gerçek arasındaki tek bağı teşkil etmiş ve
insanlığın sosyal ilerleme ile birlikte ruhani başarıya varma yeteneğini
harekete geçirmiş ve kuvvetlendirmiştir.
İnsanlığın meselelerini çözmeye ve dünya barışını kurmaya yönelik
hiçbir ciddi teşebbüs, din konusunu görmezlikten gelemez. Bu konuda insanın
anlayış ve uygulaması daha ziyade tarihi ilgilendirir. Mümtaz bir tarihçi,
dini, "insan tabiatının bir hassası" olarak tarif eder. Bu gücün
saptırılmasının, toplumdaki kargaşanın, kişilerin içindeki ve arasındaki
anlaşmazlıkların büyük bir bölümüne katkıda bulunduğu inkâr edilemez. Ancak,
hiçbir açık fikirli gözlemci de dinin, medeniyetin hayati tezahürleri
üzerindeki hakim nüfuzunu gözardı edemez. Ayrıca dinin sosyal düzen için
vazgeçilmezliği, onun kanunlar ve ahlâk üzerindeki doğrudan etkisiyle tekrar
tekrar ispat edilmiştir.
Hz. Bahaullah sosyal bir güç olarak din hakkında şöyle demektedir:
"Din, dünyada düzenin kurulması ve orada yaşayan her şeyin barış ve huzur
içinde bulunması için mevcut vasıtalar arasında en büyüğüdür." Dinin
zayıflaması veya yozlaşması hakkında da şöyle yazmaktadır: "Din lâmbasının
aydınlığı azalırsa kargaşa ve şaşkınlık başlar ve insaf, adalet, sulh ve sükun
ışıkları parlamaz olur." Bu gibi sonuçları sıralayan Bahai eserlerinde
belirtildiği gibi, "Bu şartlar altında insan tabiatının sapıklaşması,
insan davranışlarının aşağılaşması, insani kurumların yozlaşıp dağılması en
kötü ve iğrenç yönleri ile ortaya çıkar. İnsan karakteri alçaklaşır, güven sarsılır,
disiplin bağları gevşer, insan vicdanının sesi susar, namus ve utanç duyguları
körelir, görev, dayanışma, dengeli ilişkiler ve sadakat kavramları çarpıtılır
ve barışseverlik, neşe ve ümit duygusu yavaş yavaş söner."
O halde, eğer insanlık felce uğratan bir çatışma noktasına gelmişse,
din adına devam ettirilen anlaşmazlık ve şaşkınlığın kaynağını kendinde, kendi
ihmalinde, kulak verdiği aldatıcı seslerde aramalıdır. Körü körüne ve
bencillikle kendi özel inançlarına sarılanların, Tanrı Peygamberlerinin beyanlarına
ait yanlış ve çelişkili kişisel yorumlarım kendilerine inananlara zorla kabul
ettirenlerin, iman ile mantık, ilimle din arasına dikilen yapay engellerle daha
da katmerlenen bu kargaşa ve şaşkınlıktaki sorumlulukları büyüktür. Büyük
dinlerin kurucularının gerçek beyanları ve onların kendi görevlerim nasıl bir
sosyal ortamda yürütmek mecburiyetinde oldukları açık fikirle incelendiğinde,
dini toplumları ve dolayısıyla tüm beşeri meseleleri karıştıran ihtilâf ve
taassupların dayanağı kalmamaktadır.
Bütün büyük dinlerin çeşitli şekillerde tekrarladığı bir ahlâk prensibi
olan, "kendin için arzu etmediğini başkası için arzu etme" öğretisi
yukarıdaki görüşe iki belirgin bakımdan güç kazandırmaktadır. Başlangıç yeri ve
zamanı ne olursa olsun, bu dinlerde yer alan ahlâkî tutum ve barışçıl yönü
özetlediği gibi, aynı zamanda o dinlerin esas faziletini teşkil eden ve
insanlığın tarihi bölük pörçük değerlendirmesi yüzünden takdir edemediği birlik
ve beraberliği de simgelemektedir.
Eğer insanlık kendi kolektif çocukluk devresinin öğreticilerinin gerçek
hüviyetlerini tek bir medenileştirme sürecinin yürütücüleri olarak
görebilseydi, onların birbirini takip eden görevlerinin topyekûn etkisinden
hesaplanamayacak büyük yararlar sağlardı. Ama ne yazık ki bunu yapamadı.
Birçok yerde fanatik dini duyguların yeniden ortaya çıkmasına bir ölüm
çırpınışından başka gözle bakılamaz. Bununla ilişkili şiddetli ve yıkıcı
olayların öz tabiatı, temsil ettikleri ruhani iflâsa tanıklık etmektedir.
Gerçekten, günümüzde patlak veren dini taassubun en tuhaf ve hazin bir yanı da,
her olayda sadece insanlığın birleşmesine âmil olan ruhani değerleri değil,
aynı zamanda hizmet etmek iddiasında bulunduğu o belirli din tarafından
kazanılmış olan kendine has manevi zaferleri de geniş ölçüde tahrip etmesidir.
İnsanlık tarihinde din gücü ne kadar hayati ve bugün savaşçı dini
taassubun yeniden canlanması ne kadar çarpıcı olursa olsun, on yıllardan beri
dini ve din kurumlarını modern dünyanın önemli meselelerinden dışlanmış
sayanların sayısı artmaktadır. Bu kimseler din yerine ya maddi zevkler peşinde
sefihçe koşmaya veya toplumu, ağırlığı altında ezildiği aşikâr kötülüklerden
kurtarmak maksadıyla oluşturulan insan yapısı ideolojileri izlemeye
koyulmuşlardır. Maalesef bu ideolojilerin pek çoğu insanlığın birliği kavramını
benimsemek ve çeşitli milletler arasında ahengi geliştirmeye çalışmak yerine,
devleti tanrılaştırmak, insanlığın geri kalan kısmını tek bir millete, ırka
veya sınıfa bağımlı kılmak, her türlü müzakere ve fikir alışverişini bastırmaya
teşebbüs etmek, veya küçük zümreler atalarımızın hayal bile edemeyeceği bir
bolluk ve refah içinde yaşarlarken, açlıktan ölüm haline gelen milyonlarca
insanı, beşeriyetin çoğunluğunun acılarını körüklediği aşikâr olan bir piyasa
sisteminin düzenlerine acımasızca terketmek eğilimi göstermişlerdir.
Çağımızın dünya işlerinde usta kişilerin kurduğu yedek inançların ne
elem verici bir sicili var. Tarihin onların koyduğu değer yargıları hakkındaki
değişmez hükmü, kendi mihraplarında tapınmaya eğittikleri halk kitlelerinin
büyük hayal kırıklığında okunabilir. Beşeri işlerdeki yükselişlerini bu
doktrinlere borçlu olanlar tarafından on yıllar boyunca giderek sınır tanımayan
bir şekilde güç ve kudret kullanılmasından sonra bu doktrinlerin verdiği
meyveler, yirminci yüzyılın sonlarında dünyanın her bölgesine arız olan sosyal
ve ekonomik hastalıklar olmuştur. Dıştaki bütün bu musibetlerin altında yatan,
tüm milletlerin insan kitlelerini pençesine alan uyuşukluk şeklinde kendini
gösteren ve mahrum ve mustarip milyonların yüreklerindeki ümidi söndüren ruhani
hasardır.
İster doğuda ister batıda, ister kapitalist ister sosyalist sistemde,
materyalist dogmaları öğretenlerin kendi kendilerine üstlendikleri manevi
kâhyalığın hesabım vermeleri zamanı gelmiştir. Hani nerede şu ideolojilerin
vaat ettiği "yeni dünya"? Hani nerede bağlılıklarını ilân ettikleri
milletlerarası barış idealleri? Bu ırkın, şu milletin veya falan sınıfın
yüceltilmesi ile ortaya çıkacak yeni kültürel başarı diyarlarına çıkış noktası
hani? Firavunların, Sezarların, hatta ondokuzuncu asrın emperyalist güçlerinin
hayal dahi edemeyeceği derecede bir servet bugünkü beşer meselelerini
yönetenlerin ermindeyken, neden dünya insanların büyük çoğunluğu gitgide daha
derin bir açlık ve sefalete gömülüyor?
Özellikle, bütün bu çeşit ideolojilerin aynı zamanda hem yaratıcısı hem
de ortak niteliği olan maddiyatçılığın yüceltilmesinde, insan cinsinin ıslah
olmaz şekilde bencil ve saldırgan olduğu gibi yanlış bir fikrin köklerinin
beslendiğini görüyoruz. İşte burada, gelecek nesillere lâyık yeni bir dünyanın
inşası için yer açılmalıdır.
Tecrübenin ışığında, materyalist ideallerin insanlığın ihtiyaçlarım
tatmin edememiş olması, küremizin ıstıraplı problemlerine çare bulmak için yeni
gayret harcanması gerektiğini dürüstlükle kabul etmeyi gerektiriyor. Toplumu
istila eden tahammül edilmez şartlar ortak bir başarısızlığa işaret etmekte ve
bu durum her yandan gelen tecavüzü hafifleteceğine kışkırtmaktadır. Muhakkak ki
ortak bir çare bulma gayretine acilen ihtiyaç vardır. Bu, öncelikle bir tutum
işidir. İnsanlık yoldan çıkmışlığına devam edecek, yıpranmış kavramlara ve
işlemeyen varsayımlara hâlâ yapışacak mıdır? Yoksa liderler, ideolojileri ne
olursa olsun ileri çıkıp, karar ve azimle uygun çözümlerin birlikte aranması
için birbirleriyle müşaverede mi bulunacaklar?
İnsan ırkının geleceğine önem verenler şu öğüt üzerinde
düşünmelidirler. "Eğer uzun zamandan beri beslenen idealler ve zaman
içinde yerleşmiş müesseseler insanlığın çoğunluğunun refahını geliştirmekten
artık geri kalıyorlarsa, eğer bunlar devamlı evrim halindeki insanlığın
ihtiyaçlarına hizmet edemez olmuşlarsa, bir kenara süpürülsünler ve modası
geçmiş ve unutulmuş doktrinlerin arasına terkedilsinler. Neden bunlar
değişiklik ve çürümenin değişmez yasalarına tabi bir dünyada her beşeri
müessesenin mutlaka uğrayacağı çözülmeden müstesna tutulsunlar? Zira hukuk
standartları, politik ve ekonomik teoriler sırf bütün insanlığın menfaatlerini
korumak için hazırlanmıştır, yoksa belirli bir yasa veya doktrinin bütünlüğünü
korumak uğruna insanlığın çarmıha gerilmesi için değil."
Nükleer silahları yasaklamak, zehirli gaz kullanılmasını önlemek veya
mikrop savaşım yasadışı ilân etmekle savaşın kökündeki sebepler ortadan
kaldırılamaz. Bu gibi pratik önlemler barış sürecinin unsurları olarak her ne
kadar önem taşısalar da, kendi başlarına kalıcı bir etkide bulunamayacak kadar
yüzeyseldirler. Milletler başka savaş şekilleri icad edecek ve sonsuz bir
hakimi yet ve üstünlük arayışı içinde birbirlerini yıkmak uğrunda yiyecek,
hammadde, finansman, sanayi gücü, ideoloji ve terörizmi kullanacak kadar
yaratıcı ve beceriklidirler. Beşeri meselelerde mevcut büyük yoldan çıkmışlık
milletler arasındaki belirli ihtilâfların ve anlaşmazlıkların çözümü ile de halledilemez.
Gerçek bir evrensel çerçevenin kabulü gereklidir.
Muhakkak ki milli liderler, günbegün karşılaştıkları ve artmakta olan
meselelerle kendini gösteren problemin dünyaşümul mahiyetinden gafil
değildirler. Gerek, birçok ilgili ve bilgili grupların, gerek Birleşmiş
Milletler'e bağlı kuruluşların, çözülmesi gereken çetin problemler konusundaki
her türlü bilgisizlik ihtimalini ortadan kaldırmak için önerdikleri pek çok
çalışma ve çözüm birikimi mevcuttur. Ancak bir irade felci vardır ve dikkatle
incelenip azimle mücadele edilmesi gereken de budur. Dediğimiz gibi, bu felcin
kökleri insanlığın kaçınılmaz şekilde kavgacı olduğu yolundaki derinlere
işlenmiş inançtan beslenmektedir ve bu inanç, milli çıkarları dünya düzeninin
şartlarına tâbi kılmak ihtimalleri üzerinde düşünmekte isteksizliğe ve birleşik
bir dünya otoritesi kurulmasının geniş sonuçlarını cesaretle karşılamakta
gönülsüzlüğe yol açmaktadır. Bir yandan da, çoğunluğu cahil ve boyun eğdirilmiş
kitlelerin, tüm insanlıkla birlikte barış, ahenk ve refah içinde yaşayacakları
yeni bir düzene olan arzularını ifade etmekten aciz olmalarından
kaynaklanmaktadır.
Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana dünya düzenine doğru atılan
geçici adımlar ümit alametleri vermektedir. Millet gruplarının giderek artan
bir şekilde, ortak çıkarlar konusunda işbirliği imkânı yaratan ilişkileri
resmileştirme eğilimleri, zamanla tüm milletlerin bu felci yenebileceklerini
düşündürmektedir. Güneydoğu Asya Milletleri Birliği, Karaib Milletleri
Topluluğu ve Ortak Pazarı, Orta Amerika Ortak Pazarı, Karşılıklı Ekonomik
Yardım Konseyi, Avrupa Topluluğu, Arap Devletleri Birliği, Afrika Birlik
Teşkilâtı, Amerika Devletler Teşkilâtı, Güney Pasifik Forumu gibi örgütlerin
temsil ettiği ortak çabalar dünya düzeninin yolunu hazırlamaktadır.
Dünyanın en derinlere işlemiş sorunlarından bazılarının üzerinde
gitgide daha büyük bir önemle durulması da bir başka ümit verici işarettir.
Birleşmiş Milletler'in aşikâr noksanlıklarına rağmen, bu teşkilâtça benimsenmiş
olan kırktan fazla bildiri ve konvansiyon, hükümetlerin kendi taahhütlerinde
pek istekli olmadıkları hallerde dahi, sıradan insanlara yepyeni bir ümit
kapısı açmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, suç ve soykırımın
önlenmesi ve cezalandırılması konvansiyonu ve ırk, cinsiyet veya din
inançlarına dayanan her türlü ayrımcılığın bertaraf edilmesine yönelik benzeri
önlemler, çocukların haklarının korunması, tüm insanların işkenceye karşı
himaye edilmesi, açlık ve kötü beslenmenin ortadan kaldırılması, bilimsel ve
teknolojik ilerlemenin barış ve insanlığın yararı yolunda kullanılması gibi
önlemler şayet cesaretle uygulanır ve genişletilirse, savaş heyulasının
uluslararası ilişkilere egemen olma gücünü kaybedeceği gün yaklaşacaktır. Sözü
edilen bu bildiri ve konvansiyonların konu aldığı meselelerin önemini
vurgulamaya gerek yoktur. Ancak, bu meselelerin bazıları, dünya barışının
kurulması ile yakından ilgili olduklarından, üzerlerinde biraz daha durmaya
değer.
En zararlı ve inatçı serlerden biri olan ırkçılık barışın en büyük
engellerinden biridir. Irkçılık uygulaması, bahanesi ne olursa olsun, insanlık
vakarının en çirkin bir şekilde ihlâlini teşkil eder. Irkçılık, kurbanlarının
sonsuz potansiyellerinin gelişmesini geciktirir, faillerini yoldan çıkartır ve
insanlığın ilerlemesine leke düşürür. Bu problemin çözülmesi için insanlığın
birliği, uygun yasal önlemlerle desteklenerek, evrensel olarak kabul
edilmelidir.
Zengin ve yoksul arasında ölçüsüz farklılık, şiddetli bir ıstırap
kaynağı olarak dünyayı, hemen hemen savaşın eşiğine getiren bir istikrarsızlık
halinde tutmaktadır. Bu durumla pek az toplum etkili bir şekilde uğraşmıştır.
Çözüm için ruhani, ahlaki ve pratik yaklaşımlar birlikte uygulanmalıdır. Soruna
taze bir açıdan bakabilmek için geniş bir bilimsel dallar yelpazesine mensup ve
ekonomik ve ideolojik polemiklerden kaçınan uzmanlarla müşavere yapılması ve
doğrudan etkilenecek kişilerin acilen alınacak kararlara katılması gerekir. Bu,
sadece aşırı zenginlik ve yoksulluğun ortadan kaldırılması lüzumuna bağlı bir
mesele olmayıp, kavranması yeni bir evrensel tutum yaratabilecek ruhani
gerçeklerle de ilgilidir. Böyle bir tutumun geliştirilmesi tek başına sorunun
büyük bir kısmını çözebilir.
Makul ve meşru bir vatanseverlik dışında, dizginlenmemiş
milliyetçiliğin yerini daha geniş bir bağlılığın, tüm insanlık sevgisinin
alması gerekir. Hz. Bahaullah şöyle demektedir: "Dünya tek bir ülke ve
insanlık onun vatandaşlarıdır." Dünya vatandaşlığı kavramı, bilimin
ilerlemesi sebebiyle dünyanın tek bir mahalleymiş gibi daralmasının ve milletlerin
tartışmasız şekilde birbirine bağımlı olmasının doğrudan bir sonucudur. Dünya
milletlerinin hepsim sevmek insanın kendi memleketini sevmesini dışlamaz. Bir
dünya toplumunda üyelerin yararlarına en iyi hizmet yolu, bütünün yararlarını
geliştirmektir. Milletler arasında karşılıklı sevgiyi ve dayanışma duygusunu
besleyen çeşitli alanlarda bugün yapılmakta olan uluslararası faaliyet büyük
ölçüde artırılmalıdır.
Dini çatışmalar tarih boyunca sayısız savaşlara ve çarpışmalara neden
olmuş, ilerlemeye büyük bir engel teşkil etmiş, her dinden veya dinsiz insanlar
için gitgide iğrenç hale gelmiştir. Bütün dinlerin mensupları, bu çatışmanın
ortaya çıkardığı temel sorunlara bakmaya ve açık seçik cevaplar aramaya razı
olmalıdırlar. Aralarındaki teorik ve pratik farklılıklar nasıl giderilir?
İnsanlığın dini liderlerine düşen, yürekleri merhamet ruhu ve hakikat arzusu
ile dolu olarak insanlığın sıkıntılarını düşünmek ve insanlar arasında anlayış
ve barışın yerleşmesi için karşılıklı tahammül ruhuyla Aziz Yaradan'ın önünde alçak
gönüllülükle aralarındaki anlaşmazlıkları bir yana bırakıp bırakmayacaklarım
kendi kendilerine sormaktır.
Kadınların özgürlüğü, iki cins arasında tam eşitliğin sağlanması, daha
az kabul edilmekle beraber, barışın en önemli ön şartlarından biridir. Bu eşitliğin
reddedilmesi, dünya nüfusunun yarısına karşı adaletsizliği sürdürür ve
erkeklerde aileden iş yerine, politik hayata ve sonuçta uluslararası ilişkilere
kadar uzanan zararlı tutumlar geliştirir. Eşitliğin reddedilmesini haklı
kılacak ahlâkî, pratik veya biyolojik bir sebep mevcut değildir. Ancak kadınlar
insan girişiminin her alanında tam ortaklığa kabul edildikçe, uluslararası
barışın boy vereceği ahlâki ve psikolojik ortam oluşabilir.
Daha şimdiden her din ve millete mensup inançlı kimselerden kurulu bir
ordunun hizmet ettiği evrensel eğitim davası, dünya devletlerinin
sağlayabileceği azami desteğe lâyıktır. Çünkü, şüphesiz cehalet, milletlerin
gerilemesi ve yıkılması ve taassubun sürdürülmesinde temel nedendir. Tüm
vatandaşlarına eğitim sağlamayan hiçbir millet başarıya ulaşamaz. Kaynak
yokluğu birçok milletin bu gereği yerine getirme imkânlarım sınırlamakta ve
bazı öncelikler konulmasını zorunlu kılmaktadır. İlgili karar makamlarının
önceliği kadın ve kızların eğitimine vermeleri isabetli olur, çünkü bilginin
yararları toplum içinde en etkin ve hızlı olarak eğitim görmüş anneler
aracılığıyla yayılır. Zamanımızın ihtiyaçlarına uyarken, standart eğitimin bir
unsuru olarak dünya vatandaşlığı kavramının her çocuğa öğretilmesi fikrine de
yer verilmelidir.
Milletler arasında temelden bir iletişim yokluğu dünya barışım kurma
çabalarını köstekler. Bu problemin çözülmesinde büyük yararı olacak bir
yardımcı dünya dilinin kabulü hususu acilen ve önemle ele alınmalıdır.
Bütün bu konularda iki nokta çok önemlidir. Birinci nokta, savaşın
kaldırılması sadece anlaşmalar ve protokoller imzalanma işi değildir;
genellikle barış arayışıyla ilişkili olmayan sorunların çözümünde yeni bir
düzeyde bağlılık gerektiren karmaşık bir iştir. Sırf politik anlaşmalara
dayanarak kolektif güvenlik sağlama fikri bir vehimden ibarettir. İkinci nokta
şudur: Barış konularını-n ele alınmasında temel güçlük konuyu saf pragratizmden
ayrı olarak prensip düzeyine çıkartmaktır. Çünkü esas itibarıyla barış, ruhani
veya ahlakî tavırlarla desteklenen bir iç halinden gelişir ve öncelikle bu
tutumu yaratmak suretiyle kalıcı çözümlere ulaşılır.
Her sosyal probleme çözüm bulabilecek ruhani prensipler, yahut
bazılarının ifadesiyle beşeri değerler mevcuttur. Her iyi niyet sahibi grup
kendi problemlerine genel anlamda pratik çözümler bulabilir, fakat iyi niyet ve
pratik bilgi çoğunlukla yeterli değildir. Ruhani prensibin esas değeri, yalnız
insan tabiatında mevcut olanlarla ahenk oluşturan bir perspektif sunmakla
kalmayıp, aynı zamanda pratik önlemlerin uygulanmasını kolaylaştıran bir tutum,
dinamik, azim ve emel içermesindedir. Devletlerin yöneticileri ve bütün yetki
sahipleri, ilk önce ilgili prensipleri teşhise ve bunlarla kılavuzlanmaya
çalışırlarsa, sorunları çözme gayretlerine yardımcı olur.
Halledilecek ilk mesele, yerleşmiş çatışma kalıplarıyla bugünün
dünyasının ahenk ve işbirliğinin hakim olduğu bir dünyaya nasıl
dönüştürüleceğidir.
Dünya düzeni ancak bütün beşeri bilimi erce teyid edilen bir ruhani
gerçek olan insanlığın birliğinin sarsılmaz bilincine varmakla kurulabilir.
Antropoloji, fizyoloji, psikoloji, hayatın tâli yönlerinde sonsuz farklar
göstermekle beraber tek bir insan cinsi kabul eder. Bu gerçeğin kabulü, ırk,
sınıf, renk, inanç, milliyet, cinsiyet, maddi medeniyet derecesi gibi insanların
kendilerini başkalarına üstün göstermelerine yol açan her türlü taassubun
terkedilmesini gerektirir.
Dünyanın tek bir ülke olması, insanlığın vatanı olarak yeniden
örgütlenmesi ve yönetimi için ilk temel ön şart, insanlığın birliğini kabul
etmektir. Dünya barışını kurma çabalarının başarısı için bu ruhani prensibin
evrensel ölçüde kabulü gereklidir. Bunun için, evrensel olarak beyan edilmeli,
okullarda öğretilmeli ve sosyal yapıda gerekli gördüğü organik değişikliğe
hazırlık olarak her millete devamlı olarak ifade edilmelidir.
Bahai görüşüne göre, insanlığın birliğinin kabulü, "en azından tüm
medeni dünyanın yeniden düzenlenmesini ve askerden arındırılmasını, hayatın
bütün temel yönleriyle, politik mekanizması, ruhani emelleri, ticaret ve
maliyesi, yazı ve dili ile organik olarak birleşmiş ve fakat kendi federe
ünitelerinin milli nitelikleri bakımından sonsuz çeşitlilik içindeki bir
dünyayı gerektirir."
Bu önemli prensibin getireceği sonuçlardan bahsederken, Bahai Dini'nin
Velisi Şevki Efendi 1931'de şöyle yazmıştır: "Amacı, toplumun mevcut
temellerini yıkmak şöyle dursun, kaidesini genişletmeyi ve kurumlarını, devamlı
değişen bir dünyanın ihtiyaçları ile uyumlu şekilde yeni bir kalıba dökmeyi
hedef tutar. Hiçbir meşru bağlılıkla çatışmadığı gibi, temel sadakatlere zarar
vermez. Maksadı, ne insanların kalplerindeki aklı başında vatanseverlik ateşini
söndürmek, ne de aşırı merkeziyetçiliğin kötülüklerinden korunmak için elzem
olan milli özerklik sistemini yok etmektir. Dünya milletlerini birbirinden ayıran
etnik köken, iklim, tarih, din ve gelenek, düşünce ve alışkanlık
farklılıklarını gözden uzak tutmadığı gibi bastırmaya da çalışmaz. İnsan ırkını
harekete geçiren bağlılık ve sadakatlerden daha büyüğünü ve genişini
gerektirir. Milli duygu ve çıkarların, birleşik bir dünyanın zorlayıcı
isteklerine boyun eğmesinde ısrar eder. Bir taraftan aşırı merkezileşmeyi
reddeder, bir taraftan da her türlü yeknesaklık çabalarını inkâr eder. Parolası
çeşitlilik içinde birliktir."
Bu hedeflere varmak için, bugün milletler arasındaki ilişkileri
düzenleyen açık seçik tanımlanmış yasalar veya evrensel olarak kabul edilip
uygulanan prensiplerin yokluğu yüzünden anarşinin sınırına dayanan milli
politik tutumların düzenlenmesinde birkaç evreden geçilmesi gerekmektedir.
Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler ve bunların çeşitli teşkilatları ve
anlaşmaları şüphesiz bazı uluslararası çatışmaların olumsuz etkilerini
hafifletmekte yardımcı olmuşlardır, ama savaşı önlemeyi başaramadıkları
görülmüştür. Gerçekten, İkinci Dünya Savaşı sonundan beri pek çok savaş
çıkmıştır, bugün de savaşlar devam etmektedir.
Hz. Bahaullah'ın ondokuzuncu yüzyılda dünya barışının kurulmasına
ilişkin önerilerini ilk defa ortaya koyduğu sıralarda bu problemin hakim
özellikleri belirmiş bulunuyordu. O, dünyayı yönetenlere hitap eden yazılarında
kolektif güvenlik prensiplerini ortaya koymuştur. Şevki Efendi bunun anlamı
üzerindeki yorumunda şöyle demektedir: "Bu önemli sözlerin manası, dünya
milletlerinin hepsini içine alan gelecekteki Milletler camiasının kurulması
için vazgeçilmez bir ön hazırlık olarak, sınırsız milli hükümranlığın mutlak
frenlenmesine işaret etmekten başka ne olabilir? Bir çeşit süper dünya devleti
oluşturulmalı ve bütün dünya milletleri kendi istekleri ile bu süper devlet
lehine her türlü savaş iddialarından, bazı vergi koyma haklarından ve kendi
ülkeleri içinde asayişi koruma maksadı dışında tüm silah bulundurma haklarından
feragat etmelidir. Böyle bir devletin kendi bünyesi içinde, milletler
topluluğunun taahhüdünü yerine getirmeyen her baş kaldıran üyeye karşı üstün ve
karşı gelinmez yetkisini uygulayacak bir uluslararası yürütme kuvveti; üyeleri
kendi ülkelerinin halkı tarafından seçilecek ve seçim sonuçları kendi
devletlerince onaylanacak bir Dünya Parlamentosu ve ilgili tarafların kendi istekleri
ile başvuruda bulunmadıkları durumlarda bile, kararları taraflar için bağlayıcı
olan bir Yüce Divan bulunması gerekecektir.
"Her türlü ekonomik engelin ebediyen ortadan kaldırıldığı, sermaye
ve emeğin karşılıklı bağımlılıklarının kesinlikle kabul edildiği; dini fanatizm
ve çatışma şamatalarının sonsuza kadar susturulduğu; ırk husumeti alevinin
kalıcı olarak söndürüldüğü; federe dünya devletleri temsilcilerinin
çalışmalarının ürünü olan tek bir uluslararası yasanın yürürlükte olduğu ve
bunun yaptırımı olarak federe ünitelerin birleşik güçlerinin acil ve zorlayıcı
müdahalede bulunduğu ve nihayet kaprisli ve militan bir milliyetçiliğin, daimi
bir dünya vatandaşlığı bilincine dönüştüğü bir dünya toplumu düzeni, en geniş
çizgileriyle Hz. Bahaullah'ın öngördüğü ve yavaş yavaş olgunlaşan bir çağda en
güzel meyve olarak addedilecek bir düzendir."
Bu geniş etkili önlemlerin uygulanması Hz. Bahaullah tarafından
belirtilmiştir: "Geniş ve kapsamlı bir insan meclisinin toplanmasının
mutlak surette lazım olduğu zaman gelecektir. Dünya yönetici ve kralları bu
mecliste yer almalı ve tartışmalara katılarak insanlar arasında dünyanın En
Büyük Barış'ın temellerini atma yollarını ve vasıtalarını
düşünmelidirler."
Cesaret, azim, iyi niyet, milletlerin birbirine karşı bencillikten uzak
sevgisi, yani barışa götüren bu muazzam adımın atılması için gerekli bütün
ruhani ve ahlâki nitelikler, harekette bulunma azminde odaklanmıştır. Gerekli
iradeyi uyandırmak amacıyla insanın gerçeği, yani düşünceleri üzerinde
ciddiyetle durulmalıdır. Bu güçlü gerçeğin önemini anlamak demek, aynı zamanda
bu emsalsiz değeri samimi, tarafsız ve dostça danışma yoluyla hayata geçirmenin
sosyal gereğini takdir etmek ve bu sürecin sonuçlarına göre harekete geçmek
demektir. Hz. Bahaullah insani meselelerin düzenlenmesinde meşveretin
erdemlerine ve vazgeçilmezliğine ısrarla dikkati çekmiştir: "Meşveret daha
büyük bir vukuf kazandırır ve tahminleri kesin bilgiye çevirir. O, karanlık bir
dünyada yol gösteren ve kılavuzluk eden parlak bir ışıktır. Her şey için bir
kemâl ve olgunluk mevkii vardır ve olmaya devam edecektir. Anlayış yeteneğinin
olgunluğu müşavere ile kendini gösterir". O'nun önerdiği müşavere yoluyla
barışa ulaşma girişimi dünya milletleri arasında öylesine bir yararlı ruhu
açığa çıkarır ki, nihai ve muzaffer sonuca hiçbir kuvvet karşı koyamaz.
Bu dünya meclisinin çalışmaları ile ilgili olarak Hz. Bahaullah'ın oğlu
ve öğretilerinin yetkili yorumcusu Hz. Abdülbaha şöyle buyuruyor: "Onlar
Barış Davasını genel müşavere konusu yapmalı ve bütün güçleriyle ellerindeki
her vasıtayı kullanarak dünya milletlerinin birliğini kurmaya çalışmalıdırlar.
Hükümleri sağlam, ihlâl edilemez ve kesin olan bir bağlayıcı anlaşma yapmalı ve
bir ahit tespit etmelidirler. Bunu bütün dünyaya ilan ederek tüm insan ırkının
onayını almalıdırlar. Bütün dünya için gerçek barış ve iyiliğin kaynağı olan bu
yüce ve asil girişim dünyada yaşayan herkesçe kutsal sayılmalıdır. Bu En Büyük
Ahdin istikrar ve devamlılığını sağlamak için insanlığın tüm güçleri seferber
edilmelidir. Bu her şeyi kapsayan Pakt içinde her bir milletin sınırları açık
seçik saptanmalı, devletlerin birbirleriyle ilişkilerinin prensipleri kesin
olarak konulmalı ve bütün uluslararası anlaşma ve vecibeler araştırılmalıdır..
Keza, her devletin elindeki silâh miktarı sıkı bir kayıt altına alınmalıdır,
çünkü eğer bir devletin savaş hazırlıklarının ve askeri gücünün artmasına izin
verilirse, bu durum ötekilerde şüphe uyandırır. Bu ciddi Paktın temelindeki
prensipler o şekilde tespit edilmelidir ki, eğer bir devlet sonradan onun
hükümlerinden birini ihlâl edecek olursa, tüm dünya devletleri ona boyun
eğdirmek için ayağa kalkmalı ve hatta insan ırkı bir bütün olarak elindeki
imkânların hepsiyle o devleti yok etmeye kararlı olmalıdır. Çarelerin bu en
büyüğü dünyanın hasta bedenine uygulanırsa, mutlaka illetlerinden arınacak ve
ebediyen güven içinde yaşayacaktır."
Bu kudretli toplantıyı yapmanın zamanı çoktan gelmiştir.
Yüreklerimizin bütün şevkiyle, tüm milletlerin liderlerinden bu
elverişli andan yararlanarak bu dünya meclisini başlatmaları için geri dönülmez
adımlar atmalarını rica ediyoruz. Bütün tarihi güçler, insan ırkını, çoktandır
beklenen olgunluk çağının şafağını ebediyen belirleyecek bu eyleme doğru
zorlamaktadır.
Birleşmiş Milletler, üyelerinin tam desteği ile, çalışmalarına taç
giydirecek böyle bir olayın yüce amaçlarına ulaşmak için harekete geçmeyecek
midir?
Her yerde kadın ve erkekler, gençler ve çocuklar, bu zorunlu eylemin
bütün insanlar için ebedi değerini anlayıp, kabul edilmesi yolunda seslerini
yükseltsinler. Gerçekten, dünyamızın sosyal hayatının evrimindeki bu yüce
dönemi başlatacak olan, bugünkü nesil olsun.
Bizim iyimserliğimizin kaynağı, savaşların durmasının ve uluslararası
işbirliği kurumlarının kurulmasının ötesinde ve üstünde bir emeldir. Milletler
arasında daimi bir barış elzem bir aşamadır, fakat Hz. Bahaullah'ın ifade
ettiği gibi, insanlığın sosyal gelişmesinin en son hedefi değildir. Nükleer
kıyamet korkusuyla dünyanın zorlandığı ilk mütarekenin ötesinde, kuşku dolu
rakip devletlerin istemeden yaptıkları politik barışın ötesinde, güvenlik ve
birlikte yaşama için pragmatik düzenlemelerin ötesinde, hatta bu adımların
mümkün kılacağı çeşitli işbirliği tecrübelerinin ötesinde yüce hedef yer
almaktadır: Bütün dünya milletlerinin bir tek evrensel aile içinde
birleşmeleri.
Nifak, dünya milletlerinin ve halklarının artık katlanamayacakları bir
tehlikedir; sonuçlan düşünülemeyecek kadar müthiş, herhangi bir kanıt
gerektirmeyecek derecede aşikârdır. Yüzyılı geçen bir süre önce Hz. Bahaullah
şunları yazmıştı: "Birlik sağlam bir şekilde yerleşmedikçe, insanlık
iyiliğe, barış ve güvenliğe ulaşamaz." Şevki Efendi, "İnsanlık
birliğe ulaşmak, çağlar boyu süren kurbanlığını sona erdirmek için inliyor,
ölüyor" diyerek şöyle devam etmişti: "Bütün insanlığın birleşmesi,
beşer toplumun halen yaklaştığı aşamanın mihenk taşıdır. Ailenin, kabilenin,
site-devletin ve milletin birleştirilmesine birbiri ardınca girişilmiş ve
tamamen başarılmıştır. Bezgin insanlığın ulaşmaya çabaladığı hedef, dünya
birliğidir. Millet kurma işi artık sona ermiştir. Devlet hükümranlığının
tabiatındaki anarşi bir düğüm noktasına doğru tırmanmaktadır. Olgunluğa doğru
gelişen bir dünya bu fetişten vazgeçmeli, beşer ilişkilerinin birliği ve
bütünlüğünü kabul etmeli ve hayatının bu temel ilkesini en iyi şekilde
canlandıracak mekanizmayı bir daha bozulmayacak şekilde kurmalıdır."
Çağdaş değişim güçlerinin hepsi bu görüşü doğrulamaktadır. Bugünkü
uluslararası hareketler ve gelişmelerin dünya barışı için taşıdığı olumlu
işaretlere dair yukarıda verilen çeşitli örnekler arasında bunun kanıtları
görülebilir. Hemen hemen dünyadaki her kültür, ırk ve millete mensup bulunan ve
Birleşmiş Milletler'in çeşitli organlarında hizmet veren bir erkek ve kadın
ordusunun temsil ettiği dünya çapındaki "sivil hizmet”'in önemli ve
etkileyici başarıları, caydırıcı koşullar altında bile ulaşılabilecek işbirliği
düzeyim göstermektedir. Birlik için şiddetli bir istek, tıpkı ruhani bir
ilkbahar gibi, geniş bir bilim dalları dizisinden insanları bir araya toplayan
sayısız uluslararası kongrelerde meramını ifadeye çabalamaktadır. Çocuk ve
gençlerle ilgili uluslararası projeler için çağrılara yol açmaktadır. Gerçekten
de bu istek, tarih boyunca birbirine düşman olan dinlerin ve mezheplerin
üyelerini birliğe doğru karşı konmaz şekilde yakınlaştıran olağanüstü akımın
gerçek kaynağıdır. Savaş karşıtı eğilimi ve kendini büyük görmeye karşı durup
dinlenmeden verdiği mücadelenin yanı sıra, dünya birliğine yönelik hareket
yirminci yüzyılın son yıllarında gezegendeki hayatın yaygın ve hakim
özelliklerinden birini teşkil eder.
Bahai toplumunun tecrübesi, bu büyüyen birliğe bir örnek olarak
görülebilir. Bu toplum, birçok millet, kültür, sınıf ve inançtan gelen ve
sayısız ülkenin ruhani, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarına hizmet eden çok
çeşitli faaliyetlerle meşgul üç ilâ dört milyon kişiden oluşmaktadır. İnsanlık
ailesinin çeşitliliğini temsil eden, işlerini müştereken kabul edilmiş meşveret
prensiplerine göre yöneten ve insanlık tarihinde ilahi kılavuzluğun bütün büyük
fışkırmalarını eşit olarak benimseyen tek bir sosyal organizmadır. Bu toplumun
varlığı, Kurucu-'sunun birleşik bir dünya görüşünün uygulanabilir olmasının bir
başka inandırıcı delili, insanlığın tek bir evrensel toplum olarak
yaşayabileceğinin ve rüşte varmanın getireceği her türlü sorunla başa
çıkabileceğinin bir başka kanıtıdır. Eğer Bahai tecrübesi, insan ırkının
birleşmesi ümidini kuvvetlendirecek herhangi bir katkıda bulunabilirse, bunu
incelenecek bir model olarak önermekten mutlu oluruz.
Şimdi bütün dünyanın karşısına dikilen işin büyük önemi üzerinde
düşünürken, sonsuz sevgisi ile bütün insanlığı aynı kökten yaratan; insan
gerçeğinin cevherini yücelten; onu akıl, zekâ, asalet ve ölümsüzlükle
şereflendiren ve insana "hayat verici his ve tüm yaradılışın temelindeki
ilk amaç sayılması gereken bir yetenek olarak O'nu tanımak ve O'nu sevmek gibi
eşsiz bir ayrıcalık ve yetenek" bahşeden ilahi Yaradan'ın huşu verici
azameti önünde tevazu ile başımızı eğiyoruz.
Bütün insanların, "sürekli ilerleyen bir medeniyeti ileri götürmek
için" yaratıldıklarına; "yabani hayvanlar gibi davranmanın insana
yakışmadığına", tüm milletlere karşı eminlik, tahammül, merhamet, anlayış
ve şefkatin insan vakarına lâyık faziletler olduğuna kesinlikle inanıyoruz.
"İnsanın makamında saklı potansiyelin, dünyadaki kaderinin tamamının ve
gerçeğinde yaradılıştan mevcut mükemmeliyetin, bu vaat edilmiş Allanın Günü'nde
zahir olacağına" inancımızı bir kere daha belirtiyoruz. Birlik ve barışın,
insanlığın ulaşmaya çalıştığı gerçekleşebilir hedefler olduğuna sarsılmaz
inancımızın temeli budur.
Bunu yazarken, kendi Din'lerinin doğduğu ülkede hâlâ katlandıkları
eziyetlere rağmen, Bahailerin ümit dolu sesleri duyulabilir. Onlar, sarsılmaz
bu ümidin örneği olarak, çağlar kadar eski barış hayalinin yakında gerçekleşeceği
inancının Hz. Bahaullah'ın zuhurunun yarattığı değiştirici etkileri sayesinde
ilahi yetkinin gücüne sahip olduğuna tanıklık ederler. Böylece sizlere yalnız
kelimelerle kalan bir hayali iletmiyoruz; iman ve fedakârlık eylemlerinin
gücünü gösteriyoruz; dünyanın her yerindeki dindaşlarımızın barış ve birlik
dileğim getiriyoruz. Bütün baskı ve saldırı kurbanlarına, çatışma ve kavganın
sona ermesi özlemini çeken bütün herkese, barış ve dünya düzeni prensiplerine
bağlılıklarıyla sevecen Tanrının insanlığı yaratmaktaki asil maksadına hizmet
eden bütün herkese katılıyoruz.
Umudumuzun hararetini ve derin güvenimizi sizlere iletme arzumuzun
içtenliği ile Hz. Bahaullah'ın şu kesin vaadini de hatırlıyoruz. "Bu
verimsiz çatışmalar, bu kahredici savaşlar sona erecek ve 'En Büyük Barış'
gelecektir."